“Edip’e şiir yazmayı ben öğrettim” Cemal Süreya…
47,0304$% -0.01
53,8144€% 0.18
6.142,74%0,25
10.086,00%0,30
40.178,00%0,45
20:43
29 Haziran 2026 Pazartesi

Stephen King, 1947’de Amerika Birleşik Devletleri’nde Portland’da dünyaya geldi. Stephen 2 yaşındayken anne ve babası ayrıldı. Kardeşi David ile birlikte annesinin yanında kaldı. 11 yaşında Durham’da okula başladı. 1966 yılında mezun olduktan sonra Orono Maine Üniversitesi’nde bilim okumaya başladı. Sonraları evlendiği, kendisi de yazar olan Tabitha Spruce ile burada tanışmıştır. İlk hikayelerini 1963’te henüz 16 yaşındayken yazdı ama bunları ancak 20 yaşındayken yayımladığı kitabında kullanabildi. İş bulamadığı için laboratuvarda çalışmaya başladı. Bazı dergilerde hikayelerini yayımlıyordu. Bu şekilde yavaş yavaş adını duyurmuştu. 1971 yılının sonlarına doğru da Maine’de İngilizce öğretmenliği yapmaya başlamıştı.
1973 yılında ilk romanı “Carrie”, Türkiye’deki adıyla “Göz” romanı yayımlandı. Romanın piyasaya çıkması için zorlu süreçlerden geçen yazar kimi zaman umudunu yitirmiş ve pes etmiştir. Romanını bastırmak amacıyla basımevlerine giden Stephen King 30 basımevi tarafından reddedilmiştir. En sonunda başarısızlığı kabullenerek romanını çöpe atmıştır. Eşi romanı çöpten almış, onu yeniden başvuru yapması için ikna etmiştir. Yaptığı başvurulardan birinin kabul edilmesiyle 2.500 dolarlık avansı kabul ederek yazarlık hayatına ilk adımı atmıştır.
Carrie, bugün iki kere filme uyarlanmış ve Stephen King’in en başarılı yapıtları arasında sayılan, 350 milyon kopyası olan bir roman olmuştur. Bu denli başarılı olan yazarın yaşadığı bu sıkıntılar, şimdilerde insanlar için ders alınacak bir başarı hikayesine dönüşmüştür. Kendisi, birçok girişimciye örnek gösterilerek ne olursa olsun pes edilmemesi gerektiğinin vurgulanmasını sağlamıştır. Tabii burada eşinin desteğini de unutmamak gerekir. Kendisi “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır.” sözünü teyit eder biçimde bir davranış sergilemiştir. Bu nedenle bu başarının Stephen King kadar eşine de atfedilebileceğini düşünüyorum.
Stephen King’i diğer yazarlardan ayıran en önemli özellik onun kitaplarını tasarlamadan yazmaya başlamasıdır. Başladığı kitabın sonunu kendisi de bilmez. Her şey yazım sürecinde ortaya çıkar. Neden olarak, önceden tasarlanan hikayelerin “kırıldığını” söylemektedir. Kimi zaman hikayeden bağımsız bir konuya değinerek bütün kitabı bir anda bambaşka bir boyuta çekebilir.
Kitap yazarken asıl olanın hikaye olduğunu, bu nedenle en çok hikayenin üzerinde durulması gerektiğini savunmuştur. Döneminin çok ilerisinde bir hayal gücüne sahip olduğu için günümüzde daha yeni ele alınan konuları, o çok önceden yazıya aktarmıştır. Özenle seçtiği bu hikayelerindeki akıcılıkla ön plana çıkarken aynı zamanda insanların zihnine fırçayla resmeder gibi yaptığı betimlemeleriyle de ustalığını gösterir. Milyonlarca okura sahip olmasının en büyük nedenleri arasında kendine has yazım stili ve hayat verdiği hikayelerindeki üstün hayal gücü gösterilebilir. Okurları onu, şu çok yerinde kullanılmış cümleyle özetliyorlar:
“Yeni bir şey yazdığınızı sanırsınız fakat muhtemelen Stephen King bunu daha önceden yazmıştır.”

1951 yılında bir grup bilim insanı “Challenger II” gemisiyle Pasifik Okyanusu’nda araştırma yaparken ilginç bir bulguya rastlarlar. Denize saldıkları sonda 10.863 metre derinliğe inerek dünyada bilinen en derin çukurdan daha derin bir çukur olduğunu gözler önüne serer. Bulunan bu yer günümüzde “Mariana Çukuru” olarak adlandırdığımız dünyanın en derin noktasıdır.

Yapılan son ölçümlere göre Mariana Çukuru’nun en derin noktası 10.994 metre, genişliği ise 69 kilometre olarak ölçülmüştür. Suyun içine atılan 1 kiloluk metalin dibe ulaşması 1 saat sürmektedir. Üstelik Mariana Çukuru’nun dibindeki basınç yeryüzündeki basıncın neredeyse 1000 katıdır. Bu denli derin bir çukurun nasıl oluştuğu araştırıldığında sebebin levha hareketlerinden kaynaklandığı anlaşılmıştır. İki okyanusal levha birbirine yaklaşıp çarpıştığında yoğunluğu diğerinden fazla olan levha diğerinin altına girer. Bu olaya “dalma” adı verilmektedir. Dalma durumu sonucunda okyanus dibinde derin çukurlar oluşur. İşte Mariana çukuru da bu şekilde oluşmuştur.

Merak, çoğu zaman korkularımızın önüne geçebilecek kadar güçlü bir duygu olmuştur. Mariana Çukuru en çok merak edilen yerlerden biri olsa da içinde ne tür hayvanların yaşadığı bilinmediğinden ve denizin kilometrelerce derinliğinde basıncın ne gibi felaketlere yol açabileceği kestirilemediğinden dolayı korkuyla bakılan bir yer olmuştur. Ancak 23 Ocak 1960 yılında korkularını bir kenara bırakıp merakına yenik düşen 2 adam, Mariana Çukuruna inmeye karar vermiştir. ABD Donanması’ndan Teğmen Don Walsh ve İsviçreli bilim insanı Jacques Piccard, çok yüksek basınçlara dayanabilen Batiskaf adını verdikleri bir denizaltı ile 3 saat 15 dakikada dalışı gerçekleştirmişlerdir. 10.916 metre derinliğe korkusuzca inmeyi başaran bu iki adam suyun derinliklerinde 20 dakika kalarak araştırma yapmışlardır.

Başarı ile gerçekleşen ilk dalıştan sonra uzun bir süre Mariana Çukuru’na inmeyi düşünen kimse olmamıştır. Ta ki 25 Mart 2012 yılına kadar. Titanik, Terminatör, Aliens ve Avatar gibi ünlü filmlerin yönetmenliğini ve aynı zamanda prodüktörlüğünü yapmış olan James Cameron beklenen 2. dalışı gerçekleştirmiştir. Kendine ait özel tek kişilik denizaltısıyla dalış yaparak saatler süren bir araştırma yapmıştır. Daha sonra bir denizaltı kaşifi olan Victor Vescovo da Mariana Çukuru’nda 11 kilometre derinliğe inerek dalış rekorunu kırmıştır. Vescovo’nun denizin dibinde bulduğu en ilginç bulgular arasında plastik poşet ve şeker ambalajları bulunmaktadır. Denizlerimizi bir çöplük olarak kullandığımızın bundan daha iyi bir kanıtı olamazdı. Vescova, insanların neleri başarabileceğini dünyaya sunmak isterken aslında insanların doğayı korumayı nasıl başaramadıklarını gözler önüne sermiştir.

Yapılan dalışlarda birçok canlı türü keşfedilmiştir. Bu canlılar yüksek basınca dayanıklı bir vücut yapısına sahiptirler. Hatta denizin 5-6 metre derinliğinde görülen bakteri miktarının, basıncın 1000 kat daha fazla olduğu derinliklerde 10 katına çıktığı görülmüştür. Elbette kilometrelerce derinlikte suyun sıcaklığının çok düşük olması beklenir. Ancak Mariana Çukuru’nun tabanında oluşan volkanik püskürmeler suyu ısıtarak canlıların yaşamasına olanak verecek bir dereceye getirmektedir. Ayrıca burada yaşayan canlıların yaşları yüzlerce yılı bulmaktadır. Bu nedenle tarih öncesi dönemden beri genetik yapıları değişmeyen canlılar olduğu düşünülmektedir. Her dalışta canlıların incelenmek üzere fotoğrafları çekilmiş ve numuneler alınmıştır. Bir de suyun derinliklerinde kaydedilen ürkütücü bir ses kaydı vardır. Daha sonra ses kaydındaki ürkütücü seslerin boyları bir bina kadar olan devasa dişsiz balinalardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Merak edenler bu ses kayıtlarına internetten ulaşabilirler.
“Edip’e şiir yazmayı ben öğrettim” Cemal Süreya…
“Bu ikisi tartışırken ben de gittim Tomris’le evlendim” Turgut Uyar.
Ender rastlanan bir öykünün sıra dışı kahramanları olan üç yakın arkadaştı onlar… Üçü de gençti, üçü de şairdi ve üçü de aynı kadını sevdiler.

Edip Cansever, Cemal Süreya ve Turgut Uyar “İkinci Yeni” şiir akımının öncülerindendi. Birbirleriyle zaman zaman didişip kavga ederlerdi ama İstanbul’un tüm meyhaneleri tanıktı onların dostluklarına…
Bu üç büyük şairin sevdasını bir taç gibi taşıyan genç kadın da, gazeteci, deneme ve öykü yazarı Tomris Tamer’di… Tomris, ilk eşi Ülkü Tamer’den ayrıldıktan sonra edebiyat çevrelerinin gözbebeği olmuştu. Süreya, Cansever, Uyar’ın da sıkı bir dostu…
Bu dostluğu aşka ilk dönüştüren Cemal Süreya oldu. İkisi de evliydiler ve ileride “Edebiyat tarihimizin en verimli aşkı” olarak anılacak bir ilişki için eşlerinden ayrıldılar. Üç yıl tutkulu bir beraberlik yaşadılar. Süreya, en güzel aşk şiirlerini onun için yazdı. Hatta her gece arkadaşlarıyla gittiği meyhane sohbetlerinden bile sevdiği kadın için vazgeçmişti.
Bir gün Tomris; “Neden eskisi gibi dışarı çıkıp arkadaşlarınla birlikte olmuyorsun?” diye sorunca, Cemal Süreya ertesi gün geç geldi, daha ertesi gün de, ondan sonraki günlerde de hep geç geldi.
Geç kaldığı akşamlardan birinde, Tomris Uyar masa örtüsünü silkelemek için pencereyi açtığında Süreya’yı apartmanın girişinde otururken gördü. Meğer ünlü şair her akşam iş çıkışı doğruca eve gelir ama “geç kalmak” için aşağıda oturur beklermiş. Tomris Uyar, bu davranışa “Şahsiyet Rötarı” adını koydu. Üç yılın sonunda ayrıldılar, aralarındaki aşk yine dostluğa dönüştü.
Tomris daha sonra “üç silahşörlerden” Turgut Uyar’la evlendi. Yaşamının en uzun soluklu sevgisini onda bulmuş ve şöyle demişti: “Bir ara ben onun dünyaya açılan penceresi olmaktan da öte bir şeydim, bir parçası gibiydim. Ve kendimi bir parçası gibi hissettiğim için de sıkılıyordum tabii…”
Bütün bunlar yaşanırken Edip Cansever bu aşk üçgenine hiçbir zaman giremedi. Ama tutkulu ve platonik bir aşkla seviyordu Tomris’i… Onları sık sık Boğaz’daki meyhanelerde baş başa rakı içerken görmek mümkündü. Tomris, Cansever’in dostluğundan büyük bir zevk alıyordu. Ama Cansever’in genç kadına şiirlerle seslenmekten başka çaresi yoktu. Tıpkı Tomris Uyar’ın 15 Mart’taki doğum gününde yazdığı şu dizeler gibi:
“Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle, ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç?”
O meyhanelerden birinde Cansever tarafından peçeteye karalanmış şu sözcükler, adeta bu aşkın itirafıydı:
“Tomris rakıyı çok severdi, bense onu…”
Ölümünden kısa bir süre önce Tomris Uyar da Edip Cansever için şunları söylemişti: “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın, gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.”
Bir 26 Mart günü Rumelihisarı’ndaki Avcı Lokantası’nda, aralarında Edip Cansever, Cemal Süreya, Can Yücel, Turgut Uyar ve Tomris Uyar’ın da bulunduğu bir dostlar grubu muhabettinde söz dönüp dolaşıp ölüme geldi.
Turgut Uyar, meyhaneciden bir şişe rakı istedi ve üzerine “Bu şişeyi gelecek sene bugüne kadar saklıyoruz, 26 Mart’ta burada yine buluşup birlikte içeceğiz bu rakıyı” diye yazıp bütün şairlere imzalattı. Ve 26 Mart’ı “Ölmeme Günü” ilan ettiler.
Gerçekten de her yılın 26 Mart’ında bir araya geldiler ve yaşamı kutsadılar. Taa ki 1985’te Turgut Uyar’ın ölümüne kadar… O günden sonra bir daha yapılmadı bu toplantı.
Zaten bir yıl sonra Edip Cansever hayata veda etti, sonra Cemal Süreya, 2003’de de Tomris Uyar…
8 Ağustos, Edip Cansever’in 86. doğum günüydü. Usta yazarı anarken dostluklarla aşkların harmanlandığı o hoşgörü dolu yılları bir kez daha hatırlatmak istedim size.
Ve son söz yine Edip Cansever ustadan:
Üstüme pek uymayan bu yalnızlığı ben
Taşımışım bir yolcu gibi çocukluğumdan bu yana
Önce gözleri boğulmuştu, elleri
Kupkuru dudakları en sonra
Dediler ki, içkiden öldü, yalan!
Sevgisizlikti onu aramızdan çekip çıkaran.
hürriyet2014

Romancı (D.1953, Siverek / Şanlıurfa – 11 Ekim 2007, Diyarbakır). 1977 yılından itibaren yaşamını İsveç’te sürdürdü. Türkçe, Kürtçe, İsveççe edebi çalışmalarıyla çok dilli, çok kültürlü bir yazar olarak tanındı. Uzun yıllar İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliğinde bulundu. Ayrıca İsveç PEN Kulübü ve Uluslararası PEN Kulüp’te aktif olarak çalıştı.
Mehmet Uzun, Kürt dilinde altı roman yazdı. Romanları başta Türkçe olmak üzere birçok dile çevrildi. Denemeleri de çeşitli dergi ve gazetelerde yirmiye yakın dilde yayımlandı. Türkçede de yayımlanan Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık romanı ve Nar Çiçekleri adlı deneme kitabı ile ilgili olarak yargılandı ve aklandı. 2001 yılında, Türkiye Yayıncılar Birliğinin her yıl verdiği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülünü aldı. İsveç ve Dünya Gazeteciler Birliğinin de üyesidir.
Kendisini “Kürdüm, Türkiyeliyim, İsveçliyim, İskandinavım, evrenselim. Hem kutsal iki nehrin, Dicle ve Fırat’ın arasındaki çok kapalı bir bölgenin yerlisiyim, hem de dünya vatandaşıyım. Çünkü dünyanın kültürleri, ülkeleri ve dilleri boyunca yolculuk ediyorum.” diye tanıtıyor. Kürtçe olarak yazdığı eserleri sonradan Türkçeye çevrildi.
Romancı Mehmed Uzun, 10 Ekim 2007 günü Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde mide kanseri tedavisi görmekteyken vefat etti. 13 Ocak 2007 günü Diyarbakır Ulu Camiinde kılınan cenaze namazından sonra Mardinkapı Mezarlığında toprağa verildi. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından Sümerpark Yerleşkesi içinde yaptırılan kütüphaneye “Mehmed Uzun Kent Kütüphanesi” adı verilmiştir.
“Hayat ve düşler ve de sözler, Mehmed Uzun’un Dicle’ye yakarışında dörtnala giden rahvan atlar gibiler. Bir kez sayfaların arasında koşmaya başlamışlar, durdurabilene aşk olsun.” (Şeyhmus Diken)“
Uzun’un hikâyelerinde unutulmasına izin verilmeyen anılar, satırlardaki romantizmin ve şiirin çıkış noktalarıdır. Eserlerini Kürtçe yazan Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in deyişiyle ‘bir dilin romanını’ oluşturdu. 1977’de Suriye’ye, oradan İsveç’e geçen ve çalışmalarına devam eden Uzun için ilk gençlik yıllarını geçirdiği Diyarbakır, hasretini yıllarca taşıyacağı bir kent olacaktı. Diyarbakır’la birlikte hayatının bir dönemini de terketmişti. Ülkesiz kalan bir insan için, ‘bu benim’ diyebileceği bir rüya, bir aşk gerekir. Nar Çiçekleri kitabında Ape Verdo tam da bu duygularla gözyaşlarına sadık kalmıştır. Dicle Nehri’nin kenarında Sayat Nova’nın şiirlerini, içkisini ve acısını bir ayin gibi yinelerken, üstü örtülmüş bir yaşamın ifadesi imkânsız derinliğini hissettirir.” (Umay Umay)
ESERLERİ:
DENEME: Hêz û Bedewiya Pênûsê (Kalemin Gücü ve Görkemi, 1993), Nar Çiçekleri (1996), Bir Dil Yaratmak (söyleşiler, 1997), Dengbejlerim (1998), Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler (2002).
DESTAN-AĞIT: Mirina Egîdekî (Bir Yiğidin Destanı, 1993).
ROMAN: Tu (Sen, 1985), Mirina Kalekî Rind (Yaşlı Rind’in Ölümü, 1987), Siya Evînê (Yitik Bir Aşkın Gölgesinde, çev. Muhsin Kızılkaya, 1989), Rojek ji Rojên Evdalê Zeynikê (Evdalê Zeynikê’nin Günlerinden Bir Gün, 1991), Bîra Qederê (Kader Kuyusu, çev. Muhsin Kızılkaya, 1995), Ronî Mîna Evîne – Tarî Mîna Mirinê (Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık, 1998), Dicle’nin Sesi I – Hawara Dîcleyê (Dicle’nin Yakarışı, 2002), Diclenin Sesi II – Dicle’nin Sürgünleri (2003).
ARAŞTIRMA-İNCELEME: Destpêka Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyatına Giriş, 1992), Rindê Baxçeyê Kaloyî de (Kürtçe, Malmisanıj ile, 2004), Rindê Vana Ê Min a (Kürtçe, Malmisanıj ile, 2004), Rindê û Keyeyê Xo (Kürtçe, Malmisanıj ile, 2004).
ANTOLOJİ: Antolojiya Edebiyata Kurdî (Kürt Edebiyatı Antolojisi, iki cilt, 1995), Världen i Sverige (Tüm Dünya İsveç’te, Edebiyat Antolojisi, M. Grive ile Birlikte, 1995).
SÖYLEŞİ: Ziman û Roman (Dil ve Roman, 1997), Bir Dil Yaratmak (1997).
ANLATI: Ruhun Gökkuşağı (2005).
KAYNAK: Umay Umay / Bir Dilin Romanı (Virgül, sayı: 17, Mart 1999), Hayri Kako Yetik / Bir Aşk ve Ölüm Destanı (Cumhuriyet Kitap, 16.3.2000), Turhan Günay / Bu Hafta – Metin Kaçan / Yapıtına Yüreğini Koymuş Bir Yazar: Mehmed Uzun – Tufan Erbarıştıran / ‘Yazı’ Ustasından ‘Söz’ Ustaları – Adnan Özer / Zor Bir Teklif. Mehmet Uzun – A. Ömer Türkeş / Kürt Dili İçin Bir Tarih (Cumhuriyet Kitap, 8.8.2002), İhsan Yılmaz / Kürtçe Edebiyatın İlk Önemli İsimlerinden Mehmet Uzun (Hürriyet-Cumartesi, 31.5.2003), Şeyhmus Diken / Sadece Dicle’nin Hawarı mı? (Virgül, sayı: 52, Haziran 2002) – Zincirlenmiş Zamanlarda Sözün Kıymeti (Virgül, sayı: 60, Mart 2003), Tufan Erbarıştıran / Varlık Kitap (Kasım 2004), İhsan Işık / Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas. 2009, c. 9 ve c. 11) – İhsan Işık / Diyarbakır Ansiklopedisi (2013).
Sürükleyici bir Hollywood destanı olan Son Samuray, hayatını Japonya’nın geleneksel değerlerini bozduğuna inandığı güçlerle savaşmaya adayan asi bir samuray olan Katsumoto’nun hikayesini anlatıyor. Japonya İmparatorluk Ordusu tarafından isyancılarla savaşmak için tutulan ancak onlar tarafından esir alınan ABD Ordusu Yüzbaşı Nathan Algren’in gözünden görüldüğü gibi, Katsumoto ve asi samuray çetesi onurlu savaşçıyı özetliyor: korkusuz, kendilerine adanmış görevli, çalışkan ve disiplinli ama esirlerine karşı kibar ve yardımsever. Samurayın asil yollarına tanık olan Algren, kaderindeki görevinde Katsumoto’ya yardım etmek için sadakatini değiştirir.
Hollywood’un gişe rekorları kıran filmlerinden Japon TV dizilerine kadar, samuray yıllar boyunca hem fiziksel mükemmellik hem de ahlaki dürüstlüğün bir modeli olarak tasvir edildi ve onlar için onur ve sadakat hayattan daha değerli. Bu samuray imgesi, tarihsel olarak doğru olmasa da, büyük ölçüde popüler hayal gücüne yerleşmiştir, çünkü küçük bir kısmı, 20. yüzyılın başında Inazito Nitobe tarafından İngilizce olarak yazılmış ince bir cilttir.

(Kredi: Historica Graphica Koleksiyonu / Miras Görüntüleri / Getty Images)
İlk olarak 1900’de yayınlanan ve zamanında uluslararası en çok satanlar listesine giren Bushido: The Soul of Japan, Penguin’s Great Ideas serisinin bir parçası olarak yeniden yayınlandı . Bushido (‘savaşçının yolu’) üzerine yazılmış sayısız kitaptan biri olmasına rağmen , Nitobe’nin kitabı, bugüne kadar Japon toplumunun birçok yönüne nüfuz etmeye devam eden bir değer sistemini anlamaya çalışanlar için en etkili kaynak olmaya devam ediyor.
Nasıl iyi olunur
1919-1929 yılları arasında Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri olan bir tarım ekonomisti, eğitimci, diplomat ve Quaker olan Nitobe kitabı aracılığıyla Batılılara (Amerikalı Quaker eşi Mary dahil) temelini oluşturan ahlaki değerleri açıklamaya çalıştı. Japon Kültürü.
Nitobe bu değerleri takip Bushido o ahlaki ilkelerin samurayýn kodu olarak tanımlanır. Nitobe’ye göre Bushido , samuraylara güçlü bir adalet duygusuna ve bu adaleti yerine getirme cesaretine sahip olmalarını öğretti. Daha yüksek bir otoriteye hayırseverlik ve nezaket, doğruluk, onur ve sadakati vaaz etti. “Kişisel haysiyet ve değerin canlı bir bilincini ifade eden şeref duygusu, samurayı karakterize etmekte başarısız olamaz …” diye yazdı Nitobe.
Samuray gerçekten onur ve sadakat hayatını yaşamıyordu – Sven Saaler
Gerçek biraz farklıydı ve tarihçiler Nitobe’nin samuray tanımlamasını oldukça romantik olarak eleştirdiler. Tokyo’daki Sophia Üniversitesi’nde modern Japon tarihi profesörü Sven Saaler, “Samuray ve daimyo (feodal beyler) gerçekten onur ve sadakat hayatını yaşamıyorlardı” diyor. “Fırsat ortaya çıkarsa, efendilerini de öldürürler ve onun yerini alırlar.”
Bir samuray ailesinden gelen Nitobe, ufuk açıcı çalışmasında, samuray değerlerinin Japonya’daki herkes tarafından paylaşıldığını iddia etti. Nitobe, “Bushido ruhu tüm sosyal sınıflara nüfuz etti,” diye yazdı. Nitobe’nin iddiasının tersine, Edo döneminde (1603-1868) samuraylar, savaş becerilerinin iki yüzyıllık sosyal istikrar nedeniyle geçersiz hale geldiği bir zamanda ayrıcalıklarını kötüye kullandıkları için hakarete uğradı.

(Kredi: Kusakabe Kimbei / Hulton Arşivi / Getty Images)
Bununla birlikte, Nitobe’nin kitabını yazmasındaki amacı, samurayların tarihsel olarak doğru bir açıklamasını sağlamak değil, Japonya’nın Hristiyan ahlakına benzer bir değer sistemine sahip olduğunu dış dünyaya göstermekti. Bu nedenle Nitobe, Avrupa felsefesine ve edebiyatına sürekli atıflarda bulundu ve bushido’yu Avrupa şövalyelerinin şövalyeliğine benzetti .
“Şövalyelik bir çiçektir, Japonya toprağına, ambleminden, kiraz çiçeğinden daha az yerli değildir …” Nitobe yazdı. Saaler’e göre Nitobe, samuray imajını şekillendirerek Batı’daki ‘Sarı Tehlike’nin ırkçılığına ve korkularına karşı koymaya çalıştı ve buna bağlı olarak Japonları sadece cesur değil aynı zamanda cesur olarak da şekillendirdi. Japonya, kitabının yayınlanmasından sadece dört yıl önce, 1894’ten 1895’e kadar Çin’e karşı savaşında galip gelmişti. Zamanın Batılı güçlerini sersemleten bu askeri başarıyı, Japonya’nın 1904 Rus-Japon Savaşı’ndaki zaferi takip etti ve 1905.
Bir iddiada bulunmak
Saaler, Nitobe’nin kitabının, Japonya’nın bir gün Avrupa için bir tehdit olacağına dair korkulara karşı koymayı ve “askeri açıdan güçlü ama medeni bir ülke olarak Japonya’nın çok olumlu bir imajını inşa etmeyi,” diyor Saaler. Bir tarihçi ve Japan 1941: Countdown to Infamy kitabının yazarı Eri Hotta’ya göre kitap aynı zamanda “Japonya’yı, kolonilerin efendisi olma hakkını iddia edebilmeleri için Batılı güçlerin en iyileriyle eşit bir zemine yerleştirme girişimiydi. ”.

(Kredi: Hulton Arşivi / Getty Images)
Kitabını karşılayan uluslararası beğeni, Nitobe’nin Japon değerlerini belgeleme ve böylece ülkenin Batı’daki imajını iyileştirme hedefini başardığını gösteriyor. Japonya’ya ilginin arttığı bir dönemde ortaya çıkan, Çin ve Rusya’ya karşı askeri zaferlerinin ardından ortaya çıkan Nitobe’nin kitabı, Japonya’nın çarpıcı yükselişinden hem etkilenen hem de şaşıran Batılı okuyucular arasında istekli bir kitle buldu.
Batılı okuyucular için Nitobe’nin kitabında anlatılan cesaret, ahlaki dürüstlük ve diğer bushido değerleri, küçük ve şimdiye kadar bilinmeyen bir ülkenin çok daha büyük ve görünüşte daha güçlü komşularını nasıl yenebileceğine dair ikna edici bir açıklama sağladı. Judo’nun kurucusu Jigorō Kanō hakkında yaklaşan The Kanō Chronicles’ın yazarı Lance Gatling, “Nitobe’nin kitabı, Japonya’nın artan gücünün kaynağını açıklamanın bir yolunu sundu” diyor. “Japon kültürü hakkındaki ilk Batı kitaplarından biriydi ve deli gibi satıldı.” Gatling, Bushido’nun ilk basımından sadece dört yıl sonra 1904’te basılmış olan bir kopyasını Arkansas Halk Kütüphanesinde buldu.
Bushido’nun bir ahlaki kod olarak cazibesi, keskin bir judo uygulayıcısı olan zamanın ABD Başkanı Theodore Roosevelt’in bile dikkatini çekti. Diplomat ve politikacı Kont Kentarō Kaneko’ya 13 Nisan 1904 tarihli bir mektupta Roosevelt şunları yazdı : “Bushido hakkındaki küçük ciltten en çok etkilendim. Güzel Samuray ruhu hakkında okuduklarımdan pek bir şey öğrenmedim … “

(Kredi: Sean Sexton / Getty Images)
İzciler’in kurucusu Robert Baden-Powell, İzciler planının bir amacının “eski şövalyelerin bazı kurallarını yeniden canlandırmak olduğunu yazdı , ki bu da tıpkı Bushido gibi ırkımızın ahlaki tonu için çok şey yaptı. … Japonya için yaptı ve hala yapıyor. ” Oleg Benesch’in Inventing the Way of the Samurai adlı kitabına göre, yurtdışında aldığı coşkulu karşılamanın aksine, kitap Japonya’da yanlış olduğu için geniş çapta eleştirildi.
Bununla birlikte, uluslararası başarısı Japonya’da kutlandı ve Japonya’nın ahlaki dürüstlüğünün ona ayrıcalıklı Batılı sömürge ulusları grubuna katılma hakkı verdiği fikrini yerleştirerek, Nitobe’nin kitabı “Japonları, hepsinin üstün değerlerin mirasçıları olduğuna ve kendilerinin yanlışı düzeltme iddiası vardı ”dedi Hotta. “Japonların kendi imajı için önemliydi.”

(Kredi: Baskı Toplayıcı / Baskı Toplayıcı / Getty Images)
Benesch , İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Japonya’nın militarizmiyle ilişkilendirilen bushido, Japonya’da “halkın kızgınlığının hedefi” haline geldi. Daha yakın zamanlarda, bushido yeni bir ilgi gördü ve Nitobe’nin kitabı, dünyanın modern Japonya’nın hızlı ekonomik ve teknolojik ilerlemelerinin kaynağını anlamaya çalıştığı 1980’lerde tekrar uluslararası tanınırlık kazandı. Yakın zamanda vefat eden eski Tayvan Cumhurbaşkanı Lee Teng-hui, Japon halkına kitabın kendi hayatını ve düşüncesini nasıl etkilediğini detaylandıran 2006 anılarında kitabın önemini hatırlattı.
Yine de, bu tür aralıklı ilgi patlamaları bir yana, Nitobe ve onun eski en çok satanları Japonya’da bilinen isimler değil. Nitobe’yi hatırlayanlar bile onu 1984’ten 2004’e kadar 5.000 yenlik banknotta yüz olarak tanımlıyor.
Nitobe’nin kitabı, Japon toplumunun özünde kalan değerleri dış dünyayı bilgilendirmeye devam ediyor
Bushido’nun öğretileri olarak tanımladığı değerlerin birçoğu – başkalarına karşı nezaket, kişisel şerefe yüksek saygı, özdenetim ve daha yüksek bir otoriteye sadakat – Japonların uygun davranış görüşünün temelini oluşturuyor. Bushido , ‘Samurai Japan’ lakaplı Japon ulusal beyzbol takımı ve ‘Samurai Blue’ adlı milli erkek futbol takımı ile sporda yaygın olarak kullanılmaktadır.
Ancak Tokyo’daki Teikyō Heisei Üniversitesi’nde doçent olan Yukiko Yuasa’ya göre Japon toplumunda bushido değerlerinin yaygınlığı , Nitobe’nin kitabından ziyade Konfüçyüsçülüğün devam eden etkisinin bir yansımasıdır. “Nitobe’nin kitabında yer alan öğretilerin çoğu Japon davranışının bir parçası, bu yüzden insanların bu değerleri öğrenmek için kitabı okumasına gerek yok” diyor.
Bununla birlikte, Nitobe’nin kitabı, Japon toplumunun özünde kalan değerler hakkında dış dünyayı bilgilendirmeye devam ediyor. Bushido: Japonya’nın Ruhu’nun önümüzdeki yıllarda dünyanın Japonya anlayışını şekillendirmeye yardımcı olması beklenebilir.