45,4195$% 0.07
53,2238€% -0.25
6.846,06%-0,49
11.098,00%-0,81
44.256,00%-0,83
21:57
28 Nisan 2026 Salı
Bir daha asla gelmeyecek günler var… Ne kadar istesen de geri dönmeyecek zamanlar. Bir daha o mavi camekânın kapısı çalınmayacak mesela. Babanın kucağında koca bir karpuzla içeri girdiği, çocuklarına Bakkalcı Bayram Amca’dan kocaman bir kutu gofret aldığı o akşamlar… Bir daha olmayacak. Kasketinin kenarı yağ lekesi olmuş, pantolonu motor yağıyla kirlenmiş hâliyle babanın… Zamanın sonsuz sandığın, akşamın hiç gelmeyecek gibi hissettirdiği o çocukluk… Bir daha yaşanmayacak. O insanlara duyulan sebepsiz güven, bir kapının önünde saatlerce süren sohbetler, çayın hep taze olduğu, kimsenin kimseye rol yapmadığı o sıcaklık… O samimiyet… Bir daha kurulmayacak. O oya örnekleri dolaşmayacak artık elden ele. O eski montlardan yapılan minderler soba kenarlarına konulmayacak. O soba, küçük bir çıra ateşiyle tutuşmayacak. Elinde bastonlarıyla, ağrıyan dizleriyle gelen büyük yengeler… Hiçbiri gelmeyecek artık. Annemin kızdığı, babamın bir türlü yaptıramadığı o banyo fayansları bile… Artık olmayacak. Hayatın içindeki o küçük detaylar vardı ya… Kimsenin fark etmeden yaşadığı ama yıllar sonra kalbe oturan… İşte onlar da artık yok. Ve kabul et… Bunların hiçbiri geri gelmeyecek. Ve Şimdi… Bu Çağın Gereği Şimdi… unut o soba dumanı kokan, ama bir o kadar da özgür ve ruhu olan günleri. Bu çağ başka bir şey istiyor senden. Git… o kusursuz görünen ama ruhu eksik minimalist evlerden birini kur. Duvarların eskisi gibi konuşmaz belki, ama fotoğraflar güzel çıkar. Akşam eve gelince tavuk göğsünü pişir, proteinini al, sporuna git. Bedenin bu çağa uyum sağlasın, ruhun ne yaparsa yapsın. Hayatını sadeleştir. Az eşya, az insan, az yük… Modern yalnız bir düzen kur ki kalabalığın içinde kaybolmayasın. Bol bol telefonuna bak ki o kaybolan şeylerin boşluğunu fark etmeyesin. Yağan yağmura aldırma. Dışarıdaki hayata da çok yaklaşma. Kahve makinesini çalıştır… o mekanik sesin içinde bir zamanlar gerçekten yaşadığın hayatın yerine geçen sessizliği dinle. Çünkü artık o kasketli babanın sesi yok. O kapı yok. O akşam yok. Ve bu çağda sana düşen… unutmak değil— alışmak. Yavaş yavaş. Sessizce. İçinden bir şey eksilerek.
Çünkü bu çağın en büyük başarısı, sana neyi kaybettiğini unutturması değil; kaybettiğin şeyin yerine koyduğun plastik mutluluklara seni ikna etmesidir. Şimdi ışıkları söndür, telefonunun mavi ışığında kaybol ve o hiç gelmeyecek akşamların yasını, fark etmeden tutmaya devam et.”
Meltem Yalçın
Aynı Kuşlar Değil
Bir anda düşündüm…
Kuşlar da değişiyor.
Oysa ben,
çocukluğumdan beri
aynı kuşlar uçuyor sanırdım gökyüzünde.
Sanki beni tanıyorlar,
hayatıma tanıklık ediyorlar,
benimle birlikte büyüyorlar…
Değilmiş.
Hepsi birbirine benziyor sadece.
Aynı gökyüzünü paylaşıyorlar,
ama
aynı değiller.
Geçen gün canım ıhlamur istedi.
Aradım… bulamadım.
Tam vazgeçmiştim ki
bir dükkânda karşıma çıktı.
Sevindim.
Üç paket aldım.
Eve geldim, demledim…
Ama tadı
bildiğim gibi değildi.
Eskiden
soba üzerinde kaynardı gün boyu,
bazen iki gün.
Üstünde su çekerler,
yavaş yavaş ısınan bir hayat olurdu.
Çay içilirdi normalde,
ama annem derdi ki:
“İç, bu boğaza iyi gelir.”
Çay pahalıydı,
ıhlamur bahçedendi.
Çok uzun yıllar oldu.
İçerken
bir şeyleri hatırlamak istedim.
Ama anılar
eski bir çeyiz sandığı gibiydi;
oymalı, kapalı, kilitli.
Üstüne yorganlar, döşekler konmuş,
kaldırılmış,
bir daha bulunamamış.
Ben de
ne söylemek istediğimi
bir yerde kaybettim.
Zaman,
kuşları,
tadı,
kokuyu alıp götürürken,
ben o sandığın başında durup
neyi özlediğimi anlamaya çalıştım.
Ve anladım ki:
Ben
ıhlamurun tadını değil,
o tadın içindeki hayatı özlemişim.
Zaman,
sadece hatıraları değil,
hatırlayanı da değiştiriyor.
Meltem Yalçın
#zaman
#ıhlamur
#hatıralar
#kuşlar
#Şiir
#kitap
Eskiden Çok Ciddiye Alırdım
Eskiden çok ciddiye alırdım her şeyi,
Kelimeleri, yolları ve bitmeyecek sanılan aşkları.
Annem beni dışarı gönderdiğinde
kırılmayan bir gururla yürürdüm duvar kenarlarından,
dikkatli…
Gözüm arabalarda, aklım dünyanın ağırlığında.
Annemin elinden aldığım o yumurtalı ekmeği
dökmeden, düşürmeden babama götürmek,
dünyanın en mühim vazifesiydi benim için.
Sonra bir gün döndüm arkamı o koca kalabalığa.
Baktım, milyarlarca insan gelmiş benden önce,
milyarlarcası da sırasını bekliyor
hayal kırıklıklarının.
Bir el bulamadım tutacak,
bir göz bulamadım sığınacak.
Vazgeçtim o büyük ciddiyetten.
Yoruldum
ve usulca bıraktım yüklerimi.
Ama bak, yine bahar geldi işte.
Pazar torbalarından yayılan o taze koku,
biberin yeşili, domatesin kırmızısı,
hele o can erikleri, kirazlar, yeni dünyalar…
Yine doldurdu mutfağın ortasını,
çiçekli bir ağacın gölgesi gibi
serildi odaya.
Anladım ki hayat büyük kavgalarda değilmiş;
özenle taşınan bir parça ekmekte,
ve o taze meyvelerin kokusunda
saklıymış anlam.
Dünya dönüyor,
varsın eskisi kadar acıtmasın canımızı.
Bazı şeyler eksik kalsın,
bazı insanlar yarım hatırlansın.
Yine de bir mutfak ışığında,
bir bahar sabahında,
insan içinden usulca
affedebiliyormuş hayatı.
Meğer yaşamak
her şeyi çözmek değilmiş;
biraz eksik, biraz yorgun, biraz kırgın,
ama hâlâ kiraz mevsimini sevecek kadar
insan kalabilmekmiş.
Meltem Yalçın
#bahar
#yük
Son Kiraz Çiçeği
Livaneli’nin sesi dolarken odaya,
yorgun argın sustum.
İşten gelmişim;
hayatın o bitimsiz rutini
beni benden alıp
bir köşeye fırlatmış gibi.
Anladım o an:
son ağladığım gün,
aşkın o yavaş, o sıcak rengi
çekilip gitmiş.
Ben onu öptüm…
Baharın koynunda açan
bir kiraz çiçeği gibi,
taze bir tomurcuğun ürkekliğiyle öptüm.
Ama yalnız onu değil;
masmavi göğü, kara toprağı,
ağlamaktan buğulanan o canım cam kenarlarını,
geceleri sığınıp derdimi anlattığım
o balkonları da…
Hepsini, her şeyi
son kez öptüm.
Sanırım hepimiz o gün öldük,
o kiraz dalı kırıldığı an.
Ve ertesi sabah
yepyeni, buz gibi bir düzene uyandık.
Daha yaşlı bir sabaha,
daha hızlı, daha hissiz bir zamana…
Acımanın yasaklandığı,
her şeyin çarçabuk geçiştirildiği
o garip boyuta.
Artık aşklar yok orada;
yalnızca hıza yetişen adımlar var.
Ve biz,
o sıcak, sade dünyadan kopup gelenler,
şimdi bu yeni boyutta
ceplerinde paslı bir özlem taşıyan,
hayatın anlamını arayan
gölgeleriz.
Sustu işte…
Ne kiraz çiçeği kaldı,
ne o balkonlar.
Sadece Zülfü’nün sesi
ve benim,
yavaş yavaş kaybolan
o eski halim.
Meltem Yalçın
#Şiir
#zaman
#aşk
#gençlik
#yaşlılık
#rutin
#unutulmuşluk
Her gün aynı markete giderim.
Benim için bu, sadece bir alışveriş değildir; hayatın rayında gittiğinin sessiz bir işaretidir.
Rafların arasında ağır ağır dolaşırım.
Yoğurdun en tazesini seçer, yanına bir iki meyve iliştiririm.
Belki bir tatlı, belki tuzlu bir atıştırmalık…
İndirimli ürünlerin üzerindeki yazıları, bir dost mektubu okur gibi yavaşça incelerim.
Acele etmeden.
Zaten acelem yoktur.
Kimine göre sıkıcı gelebilir bu tekdüzelik.
Ama benim için büyük bir zaferdir bu.
Yeni bir acı gelmesin de,
varsın hayat biraz durağan olsun.
Kötü haberlerin uğramadığı her gün,
aslında gizli bir bayramdır.
Elimde poşetlerle eve dönerken başımı kaldırıp apartmanlara bakarım.
Her pencere, başka bir hikâyenin ışığıyla yanar.
Bir üst katta tencerenin kapağı tıkırdar,
yan binada bir çocuk babasına gününü anlatır.
Sesler birbirine karışır.
Sokağın kendi halinde, küçük bir huzur senfonisi oluşur.
Herkes kendi evinde,
kendi küçük dertleri ve büyük umutlarıyla akşamı karşılar.
Hayatın devam ettiğini bilmek,
bu sıradanlığın bir parçası olmak…
İnsanın içini ısıtır.
Mutfağıma girerim.
Her şey yerli yerindedir.
Bulaşıklar yıkanmış,
o meşhur sarı bezim yine musluğun kenarındadır.
Kombinin yanındaki küçük masama geçerim.
Kahvemi koyarım.
Balkon kapısını aralarım.
İçeriye, güneşle karışık tatlı bir serinlik dolar.
Dışarıdan gelen insan sesleri…
Uzakta bir araba kornası…
Komşunun terliğinin zeminde çıkardığı o hafif tık tık…
Hayat oradadır.
Akıp gidiyordur.
Benim evimde suyum var.
Ocağımda yemeğim.
Telefonun ucunda sevdiklerimin sesi.
İşte bütün servetim bu.
Sessiz.
Sakin.
Güvenli.
Tek bir şey olmasın yeter:
kötü bir haber.
Varsın hayat böyle kalsın.
Biraz sıradan.
Biraz aynı.
Çünkü bazen
insanı ayakta tutan şey
tam da budur:
değişmeyen bir günün huzuru.