44,6304$% 0.11
52,5769€% 0.46
6.811,84%-0,26
11.218,00%-0,65
45.008,00%-0,73
02:00
11 Nisan 2026 Cumartesi
Aynı Kuşlar Değil
Bir anda düşündüm…
Kuşlar da değişiyor.
Oysa ben,
çocukluğumdan beri
aynı kuşlar uçuyor sanırdım gökyüzünde.
Sanki beni tanıyorlar,
hayatıma tanıklık ediyorlar,
benimle birlikte büyüyorlar…
Değilmiş.
Hepsi birbirine benziyor sadece.
Aynı gökyüzünü paylaşıyorlar,
ama
aynı değiller.
Geçen gün canım ıhlamur istedi.
Aradım… bulamadım.
Tam vazgeçmiştim ki
bir dükkânda karşıma çıktı.
Sevindim.
Üç paket aldım.
Eve geldim, demledim…
Ama tadı
bildiğim gibi değildi.
Eskiden
soba üzerinde kaynardı gün boyu,
bazen iki gün.
Üstünde su çekerler,
yavaş yavaş ısınan bir hayat olurdu.
Çay içilirdi normalde,
ama annem derdi ki:
“İç, bu boğaza iyi gelir.”
Çay pahalıydı,
ıhlamur bahçedendi.
Çok uzun yıllar oldu.
İçerken
bir şeyleri hatırlamak istedim.
Ama anılar
eski bir çeyiz sandığı gibiydi;
oymalı, kapalı, kilitli.
Üstüne yorganlar, döşekler konmuş,
kaldırılmış,
bir daha bulunamamış.
Ben de
ne söylemek istediğimi
bir yerde kaybettim.
Zaman,
kuşları,
tadı,
kokuyu alıp götürürken,
ben o sandığın başında durup
neyi özlediğimi anlamaya çalıştım.
Ve anladım ki:
Ben
ıhlamurun tadını değil,
o tadın içindeki hayatı özlemişim.
Zaman,
sadece hatıraları değil,
hatırlayanı da değiştiriyor.
Meltem Yalçın
#zaman
#ıhlamur
#hatıralar
#kuşlar
#Şiir
#kitap
Eskiden Çok Ciddiye Alırdım
Eskiden çok ciddiye alırdım her şeyi,
Kelimeleri, yolları ve bitmeyecek sanılan aşkları.
Annem beni dışarı gönderdiğinde
kırılmayan bir gururla yürürdüm duvar kenarlarından,
dikkatli…
Gözüm arabalarda, aklım dünyanın ağırlığında.
Annemin elinden aldığım o yumurtalı ekmeği
dökmeden, düşürmeden babama götürmek,
dünyanın en mühim vazifesiydi benim için.
Sonra bir gün döndüm arkamı o koca kalabalığa.
Baktım, milyarlarca insan gelmiş benden önce,
milyarlarcası da sırasını bekliyor
hayal kırıklıklarının.
Bir el bulamadım tutacak,
bir göz bulamadım sığınacak.
Vazgeçtim o büyük ciddiyetten.
Yoruldum
ve usulca bıraktım yüklerimi.
Ama bak, yine bahar geldi işte.
Pazar torbalarından yayılan o taze koku,
biberin yeşili, domatesin kırmızısı,
hele o can erikleri, kirazlar, yeni dünyalar…
Yine doldurdu mutfağın ortasını,
çiçekli bir ağacın gölgesi gibi
serildi odaya.
Anladım ki hayat büyük kavgalarda değilmiş;
özenle taşınan bir parça ekmekte,
ve o taze meyvelerin kokusunda
saklıymış anlam.
Dünya dönüyor,
varsın eskisi kadar acıtmasın canımızı.
Bazı şeyler eksik kalsın,
bazı insanlar yarım hatırlansın.
Yine de bir mutfak ışığında,
bir bahar sabahında,
insan içinden usulca
affedebiliyormuş hayatı.
Meğer yaşamak
her şeyi çözmek değilmiş;
biraz eksik, biraz yorgun, biraz kırgın,
ama hâlâ kiraz mevsimini sevecek kadar
insan kalabilmekmiş.
Meltem Yalçın
#bahar
#yük
Son Kiraz Çiçeği
Livaneli’nin sesi dolarken odaya,
yorgun argın sustum.
İşten gelmişim;
hayatın o bitimsiz rutini
beni benden alıp
bir köşeye fırlatmış gibi.
Anladım o an:
son ağladığım gün,
aşkın o yavaş, o sıcak rengi
çekilip gitmiş.
Ben onu öptüm…
Baharın koynunda açan
bir kiraz çiçeği gibi,
taze bir tomurcuğun ürkekliğiyle öptüm.
Ama yalnız onu değil;
masmavi göğü, kara toprağı,
ağlamaktan buğulanan o canım cam kenarlarını,
geceleri sığınıp derdimi anlattığım
o balkonları da…
Hepsini, her şeyi
son kez öptüm.
Sanırım hepimiz o gün öldük,
o kiraz dalı kırıldığı an.
Ve ertesi sabah
yepyeni, buz gibi bir düzene uyandık.
Daha yaşlı bir sabaha,
daha hızlı, daha hissiz bir zamana…
Acımanın yasaklandığı,
her şeyin çarçabuk geçiştirildiği
o garip boyuta.
Artık aşklar yok orada;
yalnızca hıza yetişen adımlar var.
Ve biz,
o sıcak, sade dünyadan kopup gelenler,
şimdi bu yeni boyutta
ceplerinde paslı bir özlem taşıyan,
hayatın anlamını arayan
gölgeleriz.
Sustu işte…
Ne kiraz çiçeği kaldı,
ne o balkonlar.
Sadece Zülfü’nün sesi
ve benim,
yavaş yavaş kaybolan
o eski halim.
Meltem Yalçın
#Şiir
#zaman
#aşk
#gençlik
#yaşlılık
#rutin
#unutulmuşluk
Her gün aynı markete giderim.
Benim için bu, sadece bir alışveriş değildir; hayatın rayında gittiğinin sessiz bir işaretidir.
Rafların arasında ağır ağır dolaşırım.
Yoğurdun en tazesini seçer, yanına bir iki meyve iliştiririm.
Belki bir tatlı, belki tuzlu bir atıştırmalık…
İndirimli ürünlerin üzerindeki yazıları, bir dost mektubu okur gibi yavaşça incelerim.
Acele etmeden.
Zaten acelem yoktur.
Kimine göre sıkıcı gelebilir bu tekdüzelik.
Ama benim için büyük bir zaferdir bu.
Yeni bir acı gelmesin de,
varsın hayat biraz durağan olsun.
Kötü haberlerin uğramadığı her gün,
aslında gizli bir bayramdır.
Elimde poşetlerle eve dönerken başımı kaldırıp apartmanlara bakarım.
Her pencere, başka bir hikâyenin ışığıyla yanar.
Bir üst katta tencerenin kapağı tıkırdar,
yan binada bir çocuk babasına gününü anlatır.
Sesler birbirine karışır.
Sokağın kendi halinde, küçük bir huzur senfonisi oluşur.
Herkes kendi evinde,
kendi küçük dertleri ve büyük umutlarıyla akşamı karşılar.
Hayatın devam ettiğini bilmek,
bu sıradanlığın bir parçası olmak…
İnsanın içini ısıtır.
Mutfağıma girerim.
Her şey yerli yerindedir.
Bulaşıklar yıkanmış,
o meşhur sarı bezim yine musluğun kenarındadır.
Kombinin yanındaki küçük masama geçerim.
Kahvemi koyarım.
Balkon kapısını aralarım.
İçeriye, güneşle karışık tatlı bir serinlik dolar.
Dışarıdan gelen insan sesleri…
Uzakta bir araba kornası…
Komşunun terliğinin zeminde çıkardığı o hafif tık tık…
Hayat oradadır.
Akıp gidiyordur.
Benim evimde suyum var.
Ocağımda yemeğim.
Telefonun ucunda sevdiklerimin sesi.
İşte bütün servetim bu.
Sessiz.
Sakin.
Güvenli.
Tek bir şey olmasın yeter:
kötü bir haber.
Varsın hayat böyle kalsın.
Biraz sıradan.
Biraz aynı.
Çünkü bazen
insanı ayakta tutan şey
tam da budur:
değişmeyen bir günün huzuru.
Antikorlarım
kendi bedenime savaş açmış.
Doktorun masasındaki kâğıtta
ince bir yazıyla duruyordu kelime:
Hashimoto.
O an tuhaf bir şey anladım.
Meğer insan
kendine de saldırabiliyormuş.
Ben yıllardır
kendime sert davranırken,
kendime kızarken,
kendimi suçlarken
bedenim de bana katılmış.
Boğazım düğümlendi.
Çok üzüldüm.
Bilmiyorum.
Başka türlü olabilir miydi her şey?
Belki
orada bırakmayabilirdim kendimi.
İkiye bölüp
en hassas yerimi
bir sandalyenin sırtına asılmış
ince bir hırka gibi
orada unutmayabilirdim.
Ama insan
kendini taşımak ağırlaşınca
nasıl yürür hayatta?
Bir yerden sonra
kendi kalbin bile
insana fazla gelir.
Ben de bıraktım.
Yıllar önce.
Sessizce.
Orada bıraktığım parça
en hassas, en alıngan parçamdı.
Hayata tutunmaya çalışan,
seveni insana çabuk bağlanan,
çabuk inanan.
Aşka kolay düşen,
hayata bütün kalbiyle sarılan
ama bir o kadar da
kolay incinen.
Onu orada bıraktım.
Çünkü bana ağırlık yapıyordu.
Adeta paçamdan tutup
“gitme” diyen bir çocuk gibi
geri çekiyordu beni.
Kimse fark etmedi.
Otobüsler yine geçti sokaktan.
Balkonda çamaşırlar kurudu.
Çaydanlıklar kaynadı mutfaklarda.
Hayat
küçük seslerle devam etti.
Ama içimde
eksik bir yer vardı.
Sanki biri
ruhumdan küçük bir parçayı alıp
bir masanın üstünde unutmuştu.
Yıllar sonra öğrendim.
Çok stres yaşadım.
Kendimi dar bir ayakkabının içinde
saatlerce yürütür gibi sıktım.
Sonra bir gün
akşamüstü bir mutfakta
çay demlerken düşündüm:
Hayat
o kadar değersiz bir şey değil.
Ne oldu da
ben ona
“boş ver” diyecek kadar
yorgun düştüm?
Güzelim hayatım…
Ne oldu sana?
Bazen şimdi
her şey bir televizyon programı gibi geliyor.
Birileri bizi izliyormuş da
biz rol yapıyormuşuz gibi.
İnsanlar konuşuyor
ama sözler biraz ezber.
Herkes bir yerlere yetişiyor
ama kimse gerçekten gitmiyor.
Her şey
çok hızlı akıyor.
Ve ben bazen
bir sandalyeye oturup
şunu düşünüyorum:
Yıllar önce
orada bıraktığım şey
gerçekten kayboldu mu,
yoksa hâlâ
sessizce beni mi bekliyor?
Belki bir gün giderim.
Bir masanın kenarında
unutulmuş bir eşya gibi
onu alırım.
Tozunu üflerim.
Ve o zaman anlarım:
İnsan bazen
kendini bırakarak değil
kendine geri dönerek
büyür.
Meltem Yalçın
#Hashimoto
#otoimmünhastalık
#stresvehastalık
#kendinibulmak
#içseldönüşüm
#hayatüzerineyazı
#modernşiir
#ruhvebedenilişkisi
#iyileşmesüreci