DOLAR

44,2001$% 0.15

EURO

50,6976% -0.48

GRAM ALTIN

7.228,20%0,31

ÇEYREK ALTIN

11.826,00%0,06

TAM ALTIN

47.158,00%0,06

Sabah Vakti a 02:00
Şanlıurfa KAPALI
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Meltem Yalçın

Meltem Yalçın

23 Şubat 2026 Pazartesi

​Ankara’da Eski Bir Tanıdıkla Karşılaşır Gibi

​Ankara’da Eski Bir Tanıdıkla Karşılaşır Gibi
4

BEĞENDİM

ABONE OL

Ankara’da Eski Bir Tanıdıkla Karşılaşır Gibi

Uzun Zaman Sonra Ankara’ya Vardığım O Gün

“Anne, bugün dışarı çıkayım,” dedim.

“Bir bakayım Ankara’ya… Neler değişmiş.”

“Yeni geldin kızım, dinlen biraz bugün. Yarın gidersin. Daha buradasın, kaçmıyor ya Ankara,” dedi.

Ama bazı şehirler kaçmaz…

İnsan onlardan kaçar.

Uzun zamandır beklediğim bir karşılaşma gibiydi bu. Yıllar sonra kavuştuğunda ne söyleyeceğini bilemediğin biri gibi. Burada bıraktığım bir şeyi arıyordum sanki. Adını koyamadığım, ama içimde eksikliğini taşıdığım bir şeyi.

Çıktım yine de.

Minibüse bindim. Kartım yoktu. Zaten insan doğduğu şehre dönerken yanında ne götürür ki? Gazete okuyan emekli, gözlüklü bir adamın yanına iliştim. Camdan dışarı baktım. Mamak askeriyesi… Cebeci… Dikimevi… Ulus’a doğru ağır ağır akan yol…

Zaman da böyle akmış olmalıydı. Sessizce. Kimseye sormadan.

Hacettepe Üniversitesi’nin önünde indim. “Aşağı doğru yürürüm,” dedim. Kurtuluş Parkı’ndan geçip Kızılay’a indim.

O tepe… Ankara Hastanesi’nin önü…

Bir davulcu, bir zurnacı. Hayat bir yerde başlarken bir yerde bitiyordu. Büfeci çay dağıtıyordu. Öğle molasında genç doktorlar, telaşlı hasta yakınları… Günlerce kaldım o hastanede. Duvarlarının kokusunu bilirim. Koridorlarının sesini. Ta ki babamı yine o kapıdan, bu kez susarak, son yolculuğuna uğurlayana kadar.

Bazı kapılar insanın içinden bir daha hiç kapanmaz.

Kızılay’da bir adam Yasin kitabı, tespih, kâğıt mendil satıyordu. Biraz para verdim. Belki kendime sadaka… Belki geçmişime. Belki de affedilmek için.

Yokuş yukarı çıktım. Karanfil Sokak’a doğru yürüdüm.

Ben buradaydım bir zamanlar.

Gençtim.

Ankaralıydım.

Fakirdim.

Fakirdik.

Ama umutluyduk.

Üniversite öğrencileri, dershane önleri, seyyar satıcılar… Hepimiz bir yerlere yetişmeye çalışırdık. Simit kokusu karışırdı ayaza. Çay bardaklarının buğusu ellerimizi ısıtırdı. Türkü evlerinden taşan sesler, yoksulluğumuzu biraz hafifletirdi.

Ankara bizi bırakmamıştı.

Biz Ankara’yı terk eder gibi gitmiştik.

Bıkmıştım.

Umursamazlıktan.

Açgözlülükten.

Kurnazlıktan.

Her seferinde yarı yolda bırakılmaktan.

“Al senin olsun çocukluğum, gençliğim,” demiştim içimden.

“Bir şey istemem gayrı. Hayatta kalayım yeter.”

Ankara’nın umrunda değildim.

Bir nehir gibiydi o. Hep akıyordu. İnsanlar gelir geçerdi. Benden öncekiler, benden sonrakiler… Hep aynı hikâye. Ankara’dan gidenler. Ankara’yı özleyenler.

Yine de geçtim Dost Kitabevi’nin önünden.

Yine de dinledim müzik evinden sokağa taşan o türküyü.

O kitap okuyan kadın heykelinin önünde durdum.

Bir banka oturdum.

Yeni insanlara baktım. Yeni yüzlere. Yeni Ankara’ya.

“Ben bir zamanlar buralıydım,” dedim içimden.

Şehir cevap vermedi.

Zaten şehirler cevap vermez.

Sadece durur.

Ben sustum.

Kalktım. Minibüslerin, taksilerin, otobüslerin arasından yürüdüm. Egzoz kokusu, insan kalabalığı, korna sesleri… Zaman akmıştı. Hayat geçmişti.

Ankara yerinde duruyordu.

Ben değişmiştim.

Ama bir yerde, Karanfil Sokak’ın bir köşesinde, hâlâ genç bir kız yürüyordu.

Elinde simidi.

Cebinde üç beş kuruş.

Kalbinde dünyayı değiştirecek kadar büyük hayaller.

Ayakkabısı yırtık.

“Bir iş bulurum,” diyor.

“Bir okul okurum.”

“Kimseye muhtaç olmam.”

Gözlerinde inat.

İçinde yangın.

Yoksulluğuna rağmen dimdik bir gurur.

Ve ben onu uzaktan izledim.

Sanki hiç gitmemişim gibi.

Sanki hâlâ oradaymışım gibi.

Sanki o kız hiç büyümemiş gibi.

O gün anladım:

İnsan bir şehirden gidebilir.

Bir ülkeden gidebilir.

Bir hayattan bile gidebilir.

Ama gençliğinden asla.

Ve Ankara…

Benim içimde hâlâ genç bir kız olarak yaşamaya devam ediyor.

Meltem Yalçın

#Ankara

#nostalji

#gençlik

#hatıralar

Devamını Oku

Gelin Bacı ve Zahide

Gelin Bacı ve Zahide
3

BEĞENDİM

ABONE OL

“Gelin bacı, gelin bacı, uyandın mı?” diye seslenirdi Zahide her sabah bahçeden.

“Uyandım kız, gel Zahide, kapı açık,” derdi Gelin Bacı.

Zahide’nin gelişiyle evin havası değişirdi. Elinde üçü bir arada kahveler, bir paket sigara… İçeri girer girmez kahveyi hazırlar, sigarasını yakar, kesik kesik öksürüğüne aldırmadan kahkahasını patlatırdı.

Hayat hiç kolay değildi Zahide için. Yatalak kaynanasının bakımını üstlenmişti. İki çocuğu okula gider gelirlerdi. Evin düzeni, yükü, sabrı hep onun omuzundaydı. Kocası sağır ve dilsizdi, geçim için pazarlara çıkar, rengârenk balonlar, kemerler, cüzdanlar satardı. Sabahın erkeninde mahalleden geçtiğinde elindeki balonlar rüzgârla dalgalanır, yoksul sokak bir anlığına şenlik yerine dönerdi.

Zahide, bütün bu yorgunluğa rağmen şikâyet etmezdi. “Benim keyfim bu bacım,” derdi Gelin Bacı’ya. “Üçü bir arada kahvemi yaparım, sigaramı yakarım, kahkahamı da atarım. Hayat dediğin bu işte!”

Koskoca mahallede kimse kalmamıştı.

Kentsel dönüşüm başladıktan sonra herkes yavaş yavaş terk etmişti mahalleyi.

Koskoca bir yıkıntı alanına dönmüştü mahalle. Gelin Bacı kırk yıllık o kadar hatırayla dolu evini terk etmek istemiyordu.

Zahide de bir apartman dairesine kira ödemek istemiyordu. Sağdan soldan moloz topluyor yakacak yapıyor, suyu çeşmeden taşıyordu. Hem bahçesiz bir evde nasıl yaşanırdı?

Neyse ki Gelin Bacı da Zahide de o mahallede kalıp birbirlerine destek olmayı seçmişlerdi.

İkisi yan yana oturur, kahvelerini höpürdeterek içer, Hint dizilerinin bilmem kaçıncı tekrarını izlerlerdi. O abartılı sevdalara birlikte güler, kaynanaların kurnazlıklarına kızar, sonra kendi hayatlarına dönerlerdi. Diziden sonra el birliğiyle işlere girişirlerdi: Gelin Bacı’nın erişteleri kesilecekse Zahide bıçağı kapar, sarma sarılacaksa yaprakları o dizer, helvayı beraber kavurur, börekleri omuz omuza açarlardı.

Bir gün Zahide yine elinde telefonla gülerek geldi:

“Bacım, belediyeden mesaj geldi. Yarın gıda yardımı var, sakın bir yere gitme, evde ol.”

“Tamam Zahide, sağ ol. Yarın da kömür geliyor belediyeden. Senin oğlan sokağın başından torbaları taşısa, kömürlüğe koysa…” dedi Gelin Bacı.

“Taşır elbet, senin işine yarasın yeter,” diye karşılık verdi Zahide.

Gelin Bacı her gece dua ederdi:

“Allah’ım beni kimseye muhtaç etme. Hayırlı ölüm nasip et. Çocuklarımı, torunlarımı, vatanımı, milletimi koru.”

Sabahları uyanınca pencereleri açar, kapıyı aralar, sokaktaki kedi köpeğe ekmek doğrar, şükürle güne başlardı.

Perşembe günleri Zahide’yle birlikte helva kavururlardı; ölmüşleri, şehitleri, atalarını anarlardı. Mahalledeki terk edilmiş evlere savaştan kaçan mülteciler yerleşmişti. Sokaktaki yalınayak çocuklara helva ve ekmek dağıtırlardı. Zahide kahkahasıyla, Gelin Bacı duasıyla o sokakta iyiliğin son ışığını yakardı.

Ama yalnızlık ağırdı. Zahide’nin kahkahası olmasa Gelin Bacı’nın evi taş kesilirdi.

Bir gün Gelin Bacı’nın büyük oğlu çıkageldi:

“Ana, seni iyice yalnız bıraktık. Hadi gel, bizde biraz kal. Kış bastırmadan torun torba da görürsün.”

Gelin Bacı istemedi ama oğlunun hatırına kabul etti. Birkaç hafta oğlunun evinde kaldı. Sofralar her gün dışarıdan sipariş edilen yemeklerle doluyordu. “Bir çorba kaynatamaz mıydı insan?” diye içlendi. Evde herkes kendi odasında, ellerinde telefon, başları önlerinde… Ne eski sofraların bereketi vardı ne de bir kahve sohbetinin sıcaklığı. Gelin Bacı, o evin düzenine, televizyonun hiç susmayan gürültüsüne, torunların kapılarını kapatmasına alışamadı.

“Benim yerim burası değil,” dedi sonunda.

Oğlu istemese de annesini geri getirdi.

Eve döner dönmez pencereleri açtı, odaları havalandırdı, yerleri süpürdü. İçinden ilk geçen şey şuydu:

“Yarın Zahide’ye uğrayayım, özledim. Sobayı da beraber kurarız.”

Ama ertesi gün Zahide’nin kapısına gittiğinde iplerle bağlanmış buldu. Kapı kilitliydi.

“Zahideee!” diye seslendi. Yanıt gelmedi.

Sokaktan geçen bir genç durdu:

“Zahide yengeyi köye götürdüler teyze. Vefat etti birkaç hafta önce.”

Gelin Bacı’nın dizlerinin bağı çözüldü. Sanki dünya üstüne yıkılmıştı.

“Vay Zahide…” diyebildi sadece.

O kahkahalar, o üçü bir arada kahve kokusu, sigara dumanı… Hepsi bir anda yok olmuştu.

Mahalle zaten çoktan dağılmıştı. Şimdi, en vefalı dostunu da kaybetmişti.

“Ben şimdi nereye gideyim?” diye fısıldadı, gözlerini boşluğa dikip.

Devamını Oku

Göğüsümdeki Pencere

Göğüsümdeki Pencere
2

BEĞENDİM

ABONE OL

​Penceremin önündeki saksıyı suladım bugün,

Toprağın kokusu, annemin elleri gibi tanıdık.

Artık kavga etmiyorum rüzgârla,

Eğiliyorum esince, dallar gibi bilgece…

Biliyorum ki; kırılmamak için bazen esnemek gerek.

​Sırtımdaki heybeden ağır taşları döktüm,

Yüküm artık sadece bir tutam kuşyemi,

Bir de cebimde sakladığım o eski neşe.

Yorulmuşum kendimi kanıtlamaktan dünyaya,

Şimdi sadece bir çay buğusunda kendimi bulma telaşındayım.

​Kapım herkese açık ama huzurum emanet değil,

Ekmek gibi bölüşüyorum artık gülümsememi.

Geçti o fırtına, dindi o gürültü…

Şimdi usulca, yormadan ve yorulmadan,

Kendi içimin güneşinde ısınıyorum.

Meltem Yalçın

#nostalji

#şiir

#hayat

#büyümek

#pencere

#rüzgar

#umut

#yeniyıl

#iyileşmek

Devamını Oku

“Hayat Donmasın Diye: Üstüne Talaş Çuvalı”

“Hayat Donmasın Diye: Üstüne Talaş Çuvalı”
2

BEĞENDİM

ABONE OL

 “Hayat Donmasın Diye: Üstüne Talaş Çuvalı”

Ankara kışıydı o.

Dize kadar kar yağan zamanlardan değil; herkesin birbirine muhtaç olduğu o uzun aralıktan söz ediyorum.

Devlet kurumlarında çalışan odacı komşularımız vardı. Sobanın ömrü onlara emanet gibiydi. Sanki bütün Ankaralılar devlet dairelerinde çalışırdı.

Babam hariç. O serbest meslek insanıydı; emir altına giremezdi.

Adliye’den dönen bir adam, elinde tomar tomar gazeteyle gelirdi. Sobalık… tandırda yakılacak.

Okunmadan yanmanın hüznü de belki tam olarak buydu.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışan başka bir komşu; yazılmamış ajandalar, yüzü eskimiş dergiler getirirdi.

Kışlık kütüphanemiz böyle kuruldu: kırık raflı, bedava.

Ruhu besleyen şeyler daima atıklar arasından çıkar.

Denizimiz yoktu, evet. Ama şehrin göbeğinde hamsi kokusu dolanırdı.

Hamsi, fakir sofrasının Akdeniz’iydi belki.

Traktörle gelen o devasa lahanalar… Kış, lahananın altında birleşirdi.

Sabahları kömürlükte soba kovası doldurulurken, talaşın içinden çıkan sanayicilerin ürettiği sanat eserleri:

kare, üçgen, çarpık odun parçaları.

Yere serilmiş gazetenin üstünde düşler kurardık. O odunlardan, evimizde hiç olmayan koltuk takımları, gökdelenler, arabalar, çöp bebeklerimize dünya yapardık.

Oyunlarımız sobanın dibinde başlar, yeni kesilmiş bal kabağının çekirdekleri usulca kururken, bir kış boyunca sürerdi.

Annem… Ellerini bilirim: Ispanağı hep tuzlu, bal kabağının altını hep tuttururdu.

O eller, geceleri su saatini örterdi. Torba torba talaşla.

Hayat donmasın diye. Vananın üstüne düşen o talaş torbasının alnındaki direnç yazısı.

Böyledir işte; kadınlar her şeyi örter, korur.

Haftada bir gelen, kapı kapı dolaşan, yaşlı, beli bükük, bereli bir dilenci vardı. Omzunda çuval, içinde topladığı kuru erzaklar: bir kap bulgur, iki parça yufka ekmeği…

Perşembe günleri Hızır çöreği yapılırdı: yumurtasız, sütsüz. Tuzlu, kuru ve birkaç eve bölüştürülmüş.

Bir komşu nine gelirdi bazen; sessiz, dertli bir film gibi.

Gelini yüz vermezdi: “Git de biraz evleri temizleyeyim,” derdi, soğukta.

Kadınların derdi hiç bitmez, bilirim.

Bir baba, geç kalan oğlana söylenirdi: “Askere gitsin de aklı başına gelsin.”

Askere gitmek, bir akıl yamağı mıydı sahiden? Derin bir aşk acısı da aynı işi görürdü belki; uslandırırdı insanı.

Sonra o gelin kaynana oldu. Şimdi gelininin evine sığamama sırası ondaydı.

O asi oğul baba oldu.

Geçmişi silen bir ses titredi: “Korkuyorum, geç kalıyor,” dedi. Oğluna yasağı koyup bağırıp çağırırken.

Mahalle sonra yıkıldı sanki üst üste dizilmiş o tahta parçalarının yıkılışı gibi.

Sanki bir film aniden, sessizce bitti.

O odalar, o ajandalar, o talaşlar…

Hepsi birer mekân yitimine dönüştü.

Orada olan herkes, bir film biter gibi yok oldu.

Ankara’nın kışı böyle bir iz bıraktı.

Meltem Yalçın

#Ankara

#Mamak

#Kış

#Talaş

#Hamsi

#Nostalji

#Gecekondu

#mahalle

#şiir

#kar

Devamını Oku

Nostaljik Bir Yılbaşı Hatırası

Nostaljik Bir Yılbaşı Hatırası
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Nostaljik Bir Yılbaşı Hatırası

Yarın okulun son günü… Ardından uzun zamandır beklediğim tatil başlayacak. Türkçe ödevim için Kınalı Mehmet ezberlemem gerekiyor. Eve girdiğimde kapıdan yüzüme vuran o kalabalık, o telaş… Çünkü bu yıl yılbaşı bizde kutlanıyor.

Teyzemle eniştem ta köyden gelmiş. Babam, eniştemle dükkâna inmiş. Annemle teyzem, sofra bezinin üzerinde hızla hazırlık yapıyor. Sobanın önünde yalancı baklava açılıyor. Kuru yufkanın hışırtısı, sobanın gürül gürül yanışı… O sıcaklık içimi sarıyor, dışarıda ise keskin bir ayaz.

Defterimde ödev için kocaman bir boşluk duruyor: Özet çıkarmalıyım. Televizyonda Burhan Çaçan’ın sesi yankılanıyor, içimi bir tuhaf yapıyor. Yüksek sesle Kınalı Mehmet’i okuyorum. Teyzem dinliyor, gözleri doluyor. “Yine oku balım,” diyor. Hüzün, ezberimi daha da pekiştiriyor.

Ama defterimde yer kalmamış. Silgim de yok. Öğretmen ödevimi yazmadığım için tembel sanacak diye endişeleniyorum. Dışarı çıkıp karlı avluda gözümü yere dikiyorum ve eski bir traktör lastiği parçası buluyorum. İşte silgi! Fakat defteri silerken sayfa yırtılıyor. İçimdeki büyük yük artıyor. “Unuttum ödevimi,” demeye karar veriyorum. Tembellik, yoksulluktan daha iyi diye düşünüyorum o yaşta.

Ertesi gün okulda kek kokusu, patlamış mısır ve şarkılar… Yeni yılı sınıfça kutluyoruz. Eve erken dönüyorum. Bahçede bembeyaz kar. Annem kazın tüylerini temizliyor, içinden yumurta çıkıyor. Yanık tüy kokusu her yere yayılıyor. Yemek hazır; yılbaşı sofrası kuruluyor. Babamın sesi yükseliyor:

“Bu akşam sabaha kadar uyumak yok!”

Televizyonda artık hayatta olmayan birçok ünlü yüz… Pilav tabakları dolaşıyor. Üstünde kaz eti. Annem ısrar ediyor, midem bulanıyor ama yemem gerektiğini biliyorum. Kuruyemişlerden fındıkları seçip leblebileri anneme bırakıyorum. “O an gerçek miydi?” diye soruyorum kendi kendime yıllar sonra.

Sabaha karşı bir ara uykuya dalıyoruz. Ocak güneşi doğduğunda yeni yıl başlamış oluyor. Televizyonda Mesudiyeli Mesut bitmiş, gitmiş. Babam gazeteleri almış. Çıka çıka sadece amorti… Yine de “Yeni yıl hayırlı olsun,” diyoruz.

Ocağımız, vatanımız, huzurumuz daim olsun…

Meltem Yalçın

#yılbaşı

#ocak

#aralık

#kış

#nostalji

#aile

#mutluluk

Devamını Oku