DOLAR

47,5884$% 0.1

EURO

54,9588% 0.16

GRAM ALTIN

6.322,97%1,47

ÇEYREK ALTIN

10.286,00%1,46

TAM ALTIN

40.979,00%1,46

Güneş Vakti a 13:15
Şanlıurfa AÇIK 33°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Edebiyatkulisi

Edebiyatkulisi

23 Temmuz 2026 Perşembe

Uzayın Bilinmeyenleri | Gelecekte Yaşanabilecek Gök Cisimleri / Belgesel

Uzayın Bilinmeyenleri | Gelecekte Yaşanabilecek Gök Cisimleri / Belgesel
0

BEĞENDİM

ABONE OL

zayın Bilinmeyenleri’nin bu bölümünde, insanoğlunu gelecekte bekleyen gök cisimlerini gözlemliyoruz. Su, canlılar ve biz insanların yaşaması için bir gezegende bulunması gereken ilk mineraldir.

Tüm metabolizmamız suyun kullanımıyla çalıştığı gibi enerji için ihtiyacımız olan oksijen ve hidrojen de suyun bileşinidir. Bu sebeple NASA araştırma merkezleri ve birçok astronom da bir gezegendeki yaşam ihtimaline sıvı halde suyun veya benzer moleküllerin olup olmadığına bakarak karar veriyor.

Biz de bu özellikleri sağlayan uydu ve gezegenleri gözlemliyor, gelecekte bizlere yuva olabilecek yeni arayışlara tanık oluyoruz. Doç. Dr. Arif Karabeyoğlu’nun sunumuyla evrenin ve uzayın nasıl işlediğini gözler önüne seren “Uzayın Bilinmeyenleri”

Kaynak : TRT Belgesel

Devamını Oku

Dağ Manzarası Tutkunlarına: Alplerde Geçen Filmler

Dağ Manzarası Tutkunlarına: Alplerde Geçen Filmler
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İçindekiler

Kışın en güzel yanı bembeyaz kar manzaraları. Yağan karla birlikte ağaçların, evlerin, sokakların Monet tablosuna dönüştüğü kış mevsimi en çok manzara sevenleri mutlu ediyor.

Dünyamız görkemli dağlarla çevrili. Alp Dağları da kuşkusuz en güzel manzaraları eteklerinde saklayan yerlerden biri. İsviçre, Fransa, İtalya, Almanya ve Avusturya’ya uzanarak büyüleyiciliğiyle geniş bir coğrafyada yer alıyor.

Film izlemenin büyüsüyle muhteşem dağ manzaralarının olduğu mekanlar birleşince de seyir zevki yüksek keyifli anları yaşamak kalıyor. Hal böyle olunca bize de Alplerde geçen filmleri görüp hayallere daldıran seyahat rotalarını senin için derlemek düşüyor.

İsviçre Alpleri: Temiz Hava ve Muhteşem Doğa

Kaynak

İsviçre Alpleri, gerçekliğini sorgulatacak cinsten güzelliğe sahip bir yer. Dağ manzaralarının güzelliğinin haricinde aynı zamanda ilham veren topraklar da diyebiliriz burası için.

Çünkü JRR Tolkien’in gençken İsviçre Alplerinde bulunan Lauterbrunnen Vadisi’nde yaptığı yürüyüş, Ayrıkvadi için bir ilham kaynağı olmuş. Orta Dünya evreninde barışın ve güzelliğin simgelendiği yere ilham olan bir yerin ne kadar büyüleyici olduğunu anlatmaya gerek var mı? Tabii ki var, çünkü bu büyüleyici yerin bilinmesi ve mümkünse görülmesi gerekiyor!

İşte, İsviçre Alplerinin hem ilham veren hem de film setlerine ev sahipliği yapan manzara dolu filmleri ve seyahat rotaları:

Clouds of Sils Maria: Doğanın İçinde, Kalabalığın Dışında

Türkçeye “Ve Perde” olarak çevrilen Clouds of Sils Maria hem İsviçre hem de İtalya Alplerinde geçiyor. Kristen Stewart’a Fransa’nın Oscar’ı olarak bilinen César’da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandıran filmin yönetmeni ve yazarı ise Olivier Assayas. Filme ismini veren Sils Maria ise İsviçre’nin yüksek bölgelerinde bulunan köylerden biri.

Sisli ve karlı Alpler, çimenli yamaçlar filmde sıkça rastlayacağın görüntüler arasında yer alıyor. Sils Maria köyü sadece filme değil, aynı zamanda Alman filozof Nietzsche’nin 1880’li yıllardaki günlerinin bir kısmına ev sahipliği yapmış. Nietzsche uzun yürüyüşlerini burada gerçekleştirip migren ağrılarına derman aramış ve yazılarını yazmış. Kaldığı yeri de müze haline getirmişler. Gidersen mutlaka ziyaret etmelisin.

Nietzsche’ye ve Clouds of Sils Maria filmine ilham veren bu bölgeye gelip hayatının en ilginç deneyimlerinden birini yaşamak istersen yapman gereken şey Zürih’e uçmak ve buradan aktarma yapmak.

Youth: Kartpostal Gibi Manzaralar 

Kaynak 

Sanat filmi ve İsviçre Alplerinin tutkunları; sizi perdenin başına davet ediyoruz. Paolo Sorrentino imzalı Youth (Gençlik) filmi hem yaşlılık hem gençlik duygularının paylaşıldığı, estetik açıdan muhteşem görüntüler sunuyor. Film, Michael Caine ve Harvey Keitel’ın hayat verdiği iki yakın arkadaş olan Nick ve Fred karakterlerinin çıktıkları tatilde, geçmiş ve geleceği sorgulamalarını konu ediniyor. Filmde İsviçre Alplerinin muhteşem manzarasını görmek “keşke orada olsam” hissini veriyor.

Filmi izlediğinde kartpostal gibi bir doğa görüntüsü, arınma hissi ve tüm görkemiyle fonda yerini koruyan İsviçre Alpleri şüphesiz seni kendine çekecek. Bu davete icabet etmek istersen seyahat falında Zürih’e doğru yapacağın bir uçak yolculuğu var!

Heidi: Çocukluğa Yolculuk

Kaynak

Heidi! Çocukluğumuzun unutulmaz çizgi filmi. Clara, Peter, Heidi ve dedesi sayesinde İsviçre’nin Alpleriyle tanıştığımız ilk görsel dünya. Mainfeld köyü yamacında çimenlerde seken küçük kızı görüp bambaşka yerler olduğunu keşfettiğimiz ilk anlardan biri.

Heidi, “Anlatılan yerler gerçekten de var!” dercesine İsviçre’nin muhteşem doğasında beyazperde aracılığıyla birkaç kez ete kemiğe büründü. Heidi Village olarak tanınan Ober Rofels’i ziyaret edersen Heidi’nin dünyasını görme şansın olabilir. Çizgi filmde gördüğümüz mekanlar ve eşyalar birebir olarak sergileniyor.

Heidi’nin evi mart ve kasım ayları arasında ziyarete açık. Diğer aylar için Heididorf web sitesi üzerinden rezervasyon yaptırabilirsin. Çocukluğuna bir selam vermek istersen Zürih’e uçup bir tren yolculuğuyla bu bölgeye ulaşabilirsin.

İtalyan Alpleri: Doğanın Kalbine Doğru

İtalya denince gözümüzde hep deniz, hep güneş canlanıyor. Oysa yazın tüm coşkusunu taşıyan sahillerin diğer tarafında; kışın sakinliğini, doğanın büyüleyici güzelliğini yansıtan Kuzey İtalya var. Bu konuda İsviçre kadar popüler olmasa da Alplerin sere serpe uzandığı Kuzey İtalya, bu zamana kadar pek çok filme ev sahipliği yaptı. En son misafir ettiği film seti ise House of Gucci oldu.

House of Gucci: Entrikanın Ardındaki Görkemli Manzara

Kaynak

Ünlü moda markası Gucci’nin çalkantılı aile hikayesinini konu alan film, İtalyan Alplerinde çekildi. House of Gucci (Gucci Ailesi) filmi, İtalyan Alplerinin en gözde yerlerinde batıda Aosta Vadisi’nden doğuda Dolomitlere kadar olan bölgede sık sık doğa manzaralarına da yer veriyor.

Filmi izledikten sonra şaşaalı hayatların ve entrikaların arka planındaki dağlar, seyahatine ilham olacak. Üstelik sadece Alplerin değil, Avrupa’daki dağların da en yüksek noktası, 4.807 metre yükseklikteki Mont Blanc’ın İtalyan sınırlarında muhteşem bir kayak pisti de mevcut. Ekstrem sporları ve muhteşem manzaraları seviyorsan burası tam sana göre!

Devamını Oku

GERİLİM EDEBİYATININ BABASI “STEPHEN KİNG”

GERİLİM EDEBİYATININ BABASI “STEPHEN KİNG”
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Son dönemlerde yazdığı eserlerle senaristlerin dikkatini çeken ve sinemaya aktarılan kitaplarıyla adından sıkça söz ettiren korku ve gerilim türünün en çok satan yazarı Stephen King’in bu başarısının katlanarak ilerlediğini görüyoruz. Öyle ki “Paramparça” filmiyle Altın Küre ödülünü kazanan Fatih Akın da yakın zamanda, Stephen King’in Türkiye’de “Tepki” adıyla bilinen “Firestarter” romanını beyazperdeye uyarlayacak. Peki ya raflarda sürekli olarak gözümüze çarpan, milyonlarca okuyucuya sahip Stephen King’in bu başarısının sırrı nedir? Gelin bunu yazarın hayat öyküsü ile birlikte inceleyelim.

Çocukluk ve Gençlik dönemi

Stephen King, 1947’de Amerika Birleşik Devletleri’nde Portland’da dünyaya geldi. Stephen 2 yaşındayken anne ve babası ayrıldı. Kardeşi David ile birlikte annesinin yanında kaldı. 11 yaşında Durham’da okula başladı. 1966 yılında mezun olduktan sonra Orono Maine Üniversitesi’nde bilim okumaya başladı. Sonraları evlendiği, kendisi de yazar olan Tabitha Spruce ile burada tanışmıştır. İlk hikayelerini 1963’te henüz 16 yaşındayken yazdı ama bunları ancak 20 yaşındayken yayımladığı kitabında kullanabildi. İş bulamadığı için laboratuvarda çalışmaya başladı. Bazı dergilerde hikayelerini yayımlıyordu. Bu şekilde yavaş yavaş adını duyurmuştu. 1971 yılının sonlarına doğru da Maine’de İngilizce öğretmenliği yapmaya başlamıştı.

İlk Kitabı ve Basılma Öyküsü

1973 yılında ilk romanı “Carrie”, Türkiye’deki adıyla “Göz” romanı yayımlandı. Romanın piyasaya çıkması için zorlu süreçlerden geçen yazar kimi zaman umudunu yitirmiş ve pes etmiştir. Romanını bastırmak amacıyla basımevlerine giden Stephen King 30 basımevi tarafından reddedilmiştir. En sonunda başarısızlığı kabullenerek romanını çöpe atmıştır. Eşi romanı çöpten almış, onu yeniden başvuru yapması için ikna etmiştir. Yaptığı başvurulardan birinin kabul edilmesiyle 2.500 dolarlık avansı kabul ederek yazarlık hayatına ilk adımı atmıştır.

Carrie, bugün iki kere filme uyarlanmış ve Stephen King’in en başarılı yapıtları arasında sayılan, 350 milyon kopyası olan bir roman olmuştur. Bu denli başarılı olan yazarın yaşadığı bu sıkıntılar, şimdilerde insanlar için ders alınacak bir başarı hikayesine dönüşmüştür. Kendisi, birçok girişimciye örnek gösterilerek ne olursa olsun pes edilmemesi gerektiğinin vurgulanmasını sağlamıştır. Tabii burada eşinin desteğini de unutmamak gerekir. Kendisi “Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır.” sözünü teyit eder biçimde bir davranış sergilemiştir. Bu nedenle bu başarının Stephen King kadar eşine de atfedilebileceğini düşünüyorum.

Sıra Dışı Bir Yazım Tarzı

Stephen King’i diğer yazarlardan ayıran en önemli özellik onun kitaplarını tasarlamadan yazmaya başlamasıdır. Başladığı kitabın sonunu kendisi de bilmez. Her şey yazım sürecinde ortaya çıkar. Neden olarak, önceden tasarlanan hikayelerin “kırıldığını” söylemektedir. Kimi zaman hikayeden bağımsız bir konuya değinerek bütün kitabı bir anda bambaşka bir boyuta çekebilir.

Kitap yazarken asıl olanın hikaye olduğunu, bu nedenle en çok hikayenin üzerinde durulması gerektiğini savunmuştur. Döneminin çok ilerisinde bir hayal gücüne sahip olduğu için günümüzde daha yeni ele alınan konuları, o çok önceden yazıya aktarmıştır. Özenle seçtiği bu hikayelerindeki akıcılıkla ön plana çıkarken aynı zamanda insanların zihnine fırçayla resmeder gibi yaptığı betimlemeleriyle de ustalığını gösterir. Milyonlarca okura sahip olmasının en büyük nedenleri arasında kendine has yazım stili ve hayat verdiği hikayelerindeki üstün hayal gücü gösterilebilir. Okurları onu, şu çok yerinde kullanılmış cümleyle özetliyorlar:

“Yeni bir şey yazdığınızı sanırsınız fakat muhtemelen Stephen King bunu daha önceden yazmıştır.”

Devamını Oku

DÜNYANIN EN DERİN NOKTASI: MARİANA ÇUKURU

DÜNYANIN EN DERİN NOKTASI: MARİANA ÇUKURU
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Mariana Çukuru’nun Keşfi

1951 yılında bir grup bilim insanı “Challenger II” gemisiyle Pasifik Okyanusu’nda araştırma yaparken ilginç bir bulguya rastlarlar. Denize saldıkları sonda 10.863 metre derinliğe inerek dünyada bilinen en derin çukurdan daha derin bir çukur olduğunu gözler önüne serer. Bulunan bu yer günümüzde “Mariana Çukuru” olarak adlandırdığımız dünyanın en derin noktasıdır.

Çukurun Oluşumu

Yapılan son ölçümlere göre Mariana Çukuru’nun en derin noktası 10.994 metre, genişliği ise 69 kilometre olarak ölçülmüştür. Suyun içine atılan 1 kiloluk metalin dibe ulaşması 1 saat sürmektedir. Üstelik Mariana Çukuru’nun dibindeki basınç yeryüzündeki basıncın neredeyse 1000 katıdır. Bu denli derin bir çukurun nasıl oluştuğu araştırıldığında sebebin levha hareketlerinden kaynaklandığı anlaşılmıştır. İki okyanusal levha birbirine yaklaşıp çarpıştığında yoğunluğu diğerinden fazla olan levha diğerinin altına girer. Bu olaya “dalma” adı verilmektedir. Dalma durumu sonucunda okyanus dibinde derin çukurlar oluşur. İşte Mariana çukuru da bu şekilde oluşmuştur.

Mariana Çukuru’nun İlk Ziyaretçileri

Merak, çoğu zaman korkularımızın önüne geçebilecek kadar güçlü bir duygu olmuştur. Mariana Çukuru en çok merak edilen yerlerden biri olsa da içinde ne tür hayvanların yaşadığı bilinmediğinden ve denizin kilometrelerce derinliğinde basıncın ne gibi felaketlere yol açabileceği kestirilemediğinden dolayı korkuyla bakılan bir yer olmuştur.  Ancak 23 Ocak 1960 yılında korkularını bir kenara bırakıp merakına yenik düşen 2 adam, Mariana Çukuruna inmeye karar vermiştir. ABD Donanması’ndan Teğmen Don Walsh ve İsviçreli bilim insanı Jacques Piccard, çok yüksek basınçlara dayanabilen Batiskaf adını verdikleri bir denizaltı ile 3 saat 15 dakikada dalışı gerçekleştirmişlerdir. 10.916 metre derinliğe korkusuzca inmeyi başaran bu iki adam suyun derinliklerinde 20 dakika kalarak araştırma yapmışlardır.

En Garip Bulgu

Başarı ile gerçekleşen ilk dalıştan sonra uzun bir süre Mariana Çukuru’na inmeyi düşünen kimse olmamıştır. Ta ki 25 Mart 2012 yılına kadar. Titanik, Terminatör, Aliens ve Avatar gibi ünlü filmlerin yönetmenliğini ve aynı zamanda prodüktörlüğünü yapmış olan James Cameron beklenen 2. dalışı gerçekleştirmiştir. Kendine ait özel tek kişilik denizaltısıyla dalış yaparak saatler süren bir araştırma yapmıştır. Daha sonra bir denizaltı kaşifi olan Victor Vescovo da Mariana Çukuru’nda 11 kilometre derinliğe inerek dalış rekorunu kırmıştır. Vescovo’nun denizin dibinde bulduğu en ilginç bulgular arasında plastik poşet ve şeker ambalajları bulunmaktadır. Denizlerimizi bir çöplük olarak kullandığımızın bundan daha iyi bir kanıtı olamazdı. Vescova, insanların neleri başarabileceğini dünyaya sunmak isterken aslında insanların doğayı korumayı nasıl başaramadıklarını gözler önüne sermiştir.

Mariana Çukuru Canlıları

Yelpaze Yüzgeçli Deniz Şeytanı
Yelpaze Yüzgeçli Deniz Şeytanı

Yapılan dalışlarda birçok canlı türü keşfedilmiştir. Bu canlılar yüksek basınca dayanıklı bir vücut yapısına sahiptirler. Hatta denizin 5-6 metre derinliğinde görülen bakteri miktarının, basıncın 1000 kat daha fazla olduğu derinliklerde 10 katına çıktığı görülmüştür. Elbette kilometrelerce derinlikte suyun sıcaklığının çok düşük olması beklenir. Ancak Mariana Çukuru’nun tabanında oluşan volkanik püskürmeler suyu ısıtarak canlıların yaşamasına olanak verecek bir dereceye getirmektedir. Ayrıca burada yaşayan canlıların yaşları yüzlerce yılı bulmaktadır. Bu nedenle tarih öncesi dönemden beri genetik yapıları değişmeyen canlılar olduğu düşünülmektedir. Her dalışta canlıların incelenmek üzere fotoğrafları çekilmiş ve numuneler alınmıştır. Bir de suyun derinliklerinde kaydedilen ürkütücü bir ses kaydı vardır. Daha sonra ses kaydındaki ürkütücü seslerin boyları bir bina kadar olan devasa dişsiz balinalardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Merak edenler bu ses kayıtlarına internetten ulaşabilirler.

Devamını Oku

Üç Büyük Şairin Aşkı ve Tek Kadın

Üç Büyük Şairin Aşkı ve Tek Kadın
1

BEĞENDİM

ABONE OL

“Edip’e şiir yazmayı ben öğrettim” Cemal Süreya…

“Bu ikisi tartışırken ben de gittim Tomris’le evlendim” Turgut Uyar.
Ender rastlanan bir öykünün sıra dışı kahramanları olan üç yakın arkadaştı onlar… Üçü de gençti, üçü de şairdi ve üçü de aynı kadını sevdiler.

Edip Cansever, Cemal Süreya ve Turgut Uyar “İkinci Yeni” şiir akımının öncülerindendi. Birbirleriyle zaman zaman didişip kavga ederlerdi ama İstanbul’un tüm meyhaneleri tanıktı onların dostluklarına…
Bu üç büyük şairin sevdasını bir taç gibi taşıyan genç kadın da, gazeteci, deneme ve öykü yazarı Tomris Tamer’di… Tomris, ilk eşi Ülkü Tamer’den ayrıldıktan sonra edebiyat çevrelerinin gözbebeği olmuştu. Süreya, Cansever, Uyar’ın da sıkı bir dostu…
Bu dostluğu aşka ilk dönüştüren Cemal Süreya oldu. İkisi de evliydiler ve ileride “Edebiyat tarihimizin en verimli aşkı” olarak anılacak bir ilişki için eşlerinden ayrıldılar. Üç yıl tutkulu bir beraberlik yaşadılar. Süreya, en güzel aşk şiirlerini onun için yazdı. Hatta her gece arkadaşlarıyla gittiği meyhane sohbetlerinden bile sevdiği kadın için vazgeçmişti.
Bir gün Tomris; “Neden eskisi gibi dışarı çıkıp arkadaşlarınla birlikte olmuyorsun?” diye sorunca, Cemal Süreya ertesi gün geç geldi, daha ertesi gün de, ondan sonraki günlerde de hep geç geldi.
Geç kaldığı akşamlardan birinde, Tomris Uyar masa örtüsünü silkelemek için pencereyi açtığında Süreya’yı apartmanın girişinde otururken gördü. Meğer ünlü şair her akşam iş çıkışı doğruca eve gelir ama “geç kalmak” için aşağıda oturur beklermiş. Tomris Uyar, bu davranışa “Şahsiyet Rötarı” adını koydu. Üç yılın sonunda ayrıldılar, aralarındaki aşk yine dostluğa dönüştü.
Tomris daha sonra “üç silahşörlerden” Turgut Uyar’la evlendi. Yaşamının en uzun soluklu sevgisini onda bulmuş ve şöyle demişti: “Bir ara ben onun dünyaya açılan penceresi olmaktan da öte bir şeydim, bir parçası gibiydim. Ve kendimi bir parçası gibi hissettiğim için de sıkılıyordum tabii…”

Bir kadın ve ona aşık üç büyük şair

Bütün bunlar yaşanırken Edip Cansever bu aşk üçgenine hiçbir zaman giremedi. Ama tutkulu ve platonik bir aşkla seviyordu Tomris’i… Onları sık sık Boğaz’daki meyhanelerde baş başa rakı içerken görmek mümkündü. Tomris, Cansever’in dostluğundan büyük bir zevk alıyordu. Ama Cansever’in genç kadına şiirlerle seslenmekten başka çaresi yoktu. Tıpkı Tomris Uyar’ın 15 Mart’taki doğum gününde yazdığı şu dizeler gibi:
“Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle, ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç?”
O meyhanelerden birinde Cansever tarafından peçeteye karalanmış şu sözcükler, adeta bu aşkın itirafıydı:
“Tomris rakıyı çok severdi, bense onu…”
Ölümünden kısa bir süre önce Tomris Uyar da Edip Cansever için şunları söylemişti: “Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın, gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.”

Bir kadın ve ona aşık üç büyük şair

Bir 26 Mart günü Rumelihisarı’ndaki Avcı Lokantası’nda, aralarında Edip Cansever, Cemal Süreya, Can Yücel, Turgut Uyar ve Tomris Uyar’ın da bulunduğu bir dostlar grubu muhabettinde söz dönüp dolaşıp ölüme geldi.
Turgut Uyar, meyhaneciden bir şişe rakı istedi ve üzerine “Bu şişeyi gelecek sene bugüne kadar saklıyoruz, 26 Mart’ta burada yine buluşup birlikte içeceğiz bu rakıyı” diye yazıp bütün şairlere imzalattı. Ve 26 Mart’ı “Ölmeme Günü” ilan ettiler.
Gerçekten de her yılın 26 Mart’ında bir araya geldiler ve yaşamı kutsadılar. Taa ki 1985’te Turgut Uyar’ın ölümüne kadar… O günden sonra bir daha yapılmadı bu toplantı.
Zaten bir yıl sonra Edip Cansever hayata veda etti, sonra Cemal Süreya, 2003’de de Tomris Uyar…
8 Ağustos, Edip Cansever’in 86. doğum günüydü. Usta yazarı anarken dostluklarla aşkların harmanlandığı o hoşgörü dolu yılları bir kez daha hatırlatmak istedim size.
Ve son söz yine Edip Cansever ustadan:
Üstüme pek uymayan bu yalnızlığı ben
Taşımışım bir yolcu gibi çocukluğumdan bu yana
Önce gözleri boğulmuştu, elleri
Kupkuru dudakları en sonra
Dediler ki, içkiden öldü, yalan!
Sevgisizlikti onu aramızdan çekip çıkaran.

Bir kadın ve ona aşık üç büyük şair

hürriyet2014

Devamını Oku