49,9435$%0,08
55,9391€%0,06
6.420,56%-0,50
10.503,00%-0,92
41.865,00%-0,92
12:53
17 Ekim 2026 Cumartesi

Evrenin derinliklerinde, insan hayal gücünün ötesinde yerler var. Bu yerler, bizim anlayışımızın ötesinde, farklı özellikleriyle dikkat çekiyorlar. Süper Dünya, Beyaz Cüce ve Nötron Yıldızı, evrendeki en ilginç yerlerden bazılarıdır.
Süper Dünya, adından da anlaşılacağı gibi, Dünya’dan çok daha büyük bir gezegendir. Ancak, boyutu sadece ilginç özelliği değil. Süper Dünya’lar, Dünya’dan daha yoğun ve daha fazla kütleye sahiptirler. Bu nedenle, yüzeylerindeki basınç ve yerçekimi de Dünya’dan çok daha yüksektir. Bu özellikleri nedeniyle, Süper Dünya’lar, yaşam için uygun olmayabilirler. Ancak, bu gezegenlerin keşfi, evrende yaşamın nasıl oluştuğu ve geliştiği hakkında bize daha fazla bilgi verebilir.
Beyaz Cüce, bir yıldızın son evresindeki haliyle ilgilidir. Yıldızlar, yakıtlarını tükettikten sonra, genellikle kırmızı dev haline gelirler. Ancak, daha küçük yıldızlar, beyaz cüce haline geçerler. Beyaz cüceler, çok yoğun ve sıcaktırlar. Bu nedenle, yüzeylerindeki sıcaklık, binlerce dereceye kadar çıkabilir. Ayrıca, beyaz cüceler, çok yoğun oldukları için, bir çay kaşığı dolusu beyaz cüce maddesi, bir otobüsü dolduracak kadar ağırdır. Beyaz cüceler, evrende nadir görülen yerlerden biridir ve yıldızların yaşam döngüsü hakkında bize daha fazla bilgi verebilirler.
Nötron yıldızı, evrendeki en yoğun yerlerden biridir. Nötron yıldızları, yıldızların son evresindeki halleridir ve çok yoğun oldukları için, bir çay kaşığı dolusu nötron yıldızı maddesi, Dünya’nın ağırlığına eşdeğerdir. Ayrıca, nötron yıldızları, çok hızlı dönerler ve manyetik alanları çok güçlüdür. Bu nedenle, nötron yıldızları, evrende nadir görülen yerlerden biridir ve yıldızların evrimi hakkında bize daha fazla bilgi verebilirler.
Bu üç yer, evrendeki en ilginç yerlerden bazılarıdır. Süper Dünya, Beyaz Cüce ve Nötron Yıldızı, evrenin farklı evrelerindeki nesnelerdir ve bizim anlayışımızın ötesinde özelliklere sahiptirler. Bu yerlerin keşfi, evrende yaşamın nasıl oluştuğu ve geliştiği hakkında bize daha fazla bilgi verebilir. Ancak, bu yerlerin keşfi, aynı zamanda, evrenin ne kadar büyük ve karmaşık olduğunu da gösteriyor.
Bilim dünyası insan beynini farklı bir biçimde etkileyen on romanı belirledi.
Edebiyatın‘iyileştirici’ niteliğinden yola çıkan bir grup bilim insanı, nitelikli romanların insan beynini geliştirip keskinleştirdiğini, sosyal bağları güçlendirerek kişiliği değiştirdiğini ve ilişki kurmayı kolaylaştırdığını belirledi.
Toronto Üniversitesi öğretim üyesi psikiyatr Keith Oatley ve Ingrid Wickelgren tarafından Scientific American’da yazılan makaleye göre, roman kahramanlarıyla özdeşleşmek, hem hayal dünyasını zenginleştiriyor, hem de sosyal bağları güçlendiriyor.
Nitelikli bir roman, bu etkileriyle insan beynini de keskinleştiriyor ve insan davranışlarına ilişkin bilgiler veriyor. İki bilim insanı, insan beynini en fazla geliştiren on romanı da tespit etmişler. Listede Tolstoy’un Anna Karenina veya Virginia Woolf’un Bayan Dalloway’ın yanı sıra Muhsin Hamid’in 2007 yılında yazdığı ‘The Reluctant Fundamentalist / Gönülsüz Köktendinci’ isimli romanı da yer alıyor.
Listede yer alan romanlar şöyle;
Johann von Goethe / Genç Werther’in Acıları (1787)
Jane Austen / Aşk ve Gurur (1813)
Nathaniel Hawthorne / Kırmızı Leke 1850
Gustave Flaubert / Madam Bovary (1856)
George Eliot / Middlemarch (1870)
Leo Tolstoy / Anna Karenina (1877)
Virginia Woolf / Bayan Dalloway (1925)
Toni Morrison / Sevilen (1987)
J.M. Coetzee / Utanç (1999)
Muhsin Hamid / Gönülsüz Köktendinci (2007)
“Tarihlerden yeni tarihler, ülkelerden yeni ülkeler, kentlerden yeni kentler, kişilerden de yeni kişiler üreten bir ravi-yi ahbar”

İhsan Oktay Anar, 1960 yılında Yozgat’ta dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de tamamladı. Lisans, master ve doktora öğrenimini Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yaptı. Aynı üniversitede -2011 yılında emekli olana kadar- öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Edebiyatçılar Derneği ve PEN Yazarlar Derneği üyesidir. İlk öyküsü “Kâfirler İçin Apologya” Nisan 1985’te Morköpük dergisinde çıktı. İlk romanı Puslu Kıtalar Atlası, Hulki Aktunç’un önsözüyle yayınlandı. Hulki Aktunç, Anar’ı “tarihlerden yeni tarihler, ülkelerden yeni ülkeler, kentlerden yeni kentler, kişilerden de yeni kişiler üreten bir ravi-yi ahbar” olarak nitelendirdi. Anar’ın yapıtlarının tarihsel romanlar olmaktan öte, tarihsel olandan yeni bir roman çıkaran, diğer yandan da romanı yeniden tarihselleştiren yapıtlar olduğu belirtildi. İlk romanı “Puslu Kıtalar Atlası” ile büyük ses getirmiş, sonraki romanları ile de kendine has çizgisini sürdürmüştür. Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri adlı yapıtı İngiltere’de 476 Oyuncuları tarafından sahnelendi. Efrasiyab’ın Hikâyeleri adlı eserinde insan ömrünün sınırlı ve bu yüzden de hayatı güzelleştirip öne çıkaran yegane duygunun sevgi olabileceğini işlemiştir.
Âmât adlı eserinde yeryüzündeki bütün kötülükleri içinde taşıyan ve yok olmaya mahkum bir gemi metaforu ile okura iyi ile kötünün bitmeyen çekişmesini gözler önüne sermiştir.
Suskunlar adlı romanında Mevlevi kültürün izleri görülmektedir.
Kitab-ül Hiyel, eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri adlı romanında, bir efsaneden yola çıktı. Efsanede, gücünü uzun saçlarından alan Samson’un yerine, gücünü aklından ve aklının gittikçe uzayan gücünden alan insanın trajedisi fantastik bir serüvenle işleniyordu. Kitabın ana teması olan bu konu, insanın doğaya hükmetme erkini eline geçirme ve dolayısıyla sonsuzluğa egemen olma tutkusuna dönüşen ussal çabasının, sonuçta insana mutluluk getirmemesi biçiminde özetlenebilir.
Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri, Amat, Suskunlar romanlarının yazarı İhsan Oktay Anar, 2009 Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nün sahibi oldu. Ödüllerin işlevini her zaman savunmuşumdur. Hiç kuşkum yok, iyi romancı İhsan Oktay Anar’ın kitapları yeniden gündeme gelecek, üzerinde yeniden durulacak.
İhsan Oktay Anar aslında bir felsefe akademisyenidir. Romanlarında bunu okuyucuya hissettirmektedir. Anar, felsefenin anlaşılmaz gibi görünen yanlarını romanın anlatım özellikleri ile buluşturup edebiyatımızda felsefi roman çığırının açılmasında önemli bir adım atmıştır. Anar romanlarında felsefe, tarih, polisiye iç içedir fakat daha da önemlisi onun metinleri “üst kurmaca” bir anlayışın ürünüdür.
Ve İhsan Oktay Anar anlatıyor; “Okulda asistanken, 1994’te, yazdığım üç kitabı gönderdim İletişim Yayınları’na: Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel ve daha sonra yayımlamaktan vazgeçtiğim Tamu (Akıbetini anlatacağım). 10 gün sonra arayıp ‘Basacağız’ dediklerinde sevinçten havalara uçtum. Sonra askere gittim. Okulda kimsenin benim yokluğumun farkında olmadığını döndüğümde anladım. Bana ‘Sen neredeydin’ dediler. O yıllarda hepsi o bursla, bu bursla yurtdışına gidiyordu. Benim de öyle gittiğimi sanmışlar. Oysa ben, gidilebilecek en uzak yerdeydim: 1995’te, Kuzey Irak’ta, Çelik Harekâtı’nda…”

“MAHREMİYETİ GİTTİ” DİYE BİR KİTABI ÇÖPE ATMIŞ
İhsan, mahremiyeti gitti diye yarısı bitmiş bir kitabı çöpe attı. Bu kitapta 1700’lü yılları ve Viyana Kuşatması’nı anlatıyordu. İçinden de 18’inci yüzyılda İstanbul’da çikolata imal eden bir usta geçiyordu. Peki bu mahremiyet meselesi ne? İhsan bir gece bilgisayarında bir mesaj gördü: “Uzun süredir internete girmiyorsun, girmezsen sana zarar veririm.” Ve ekranda 64-63-62 diye sayılar geri saymaya başladı. O gece İhsan, “Kitabı ele geçirmiş olabilir, artık mahremiyeti gitti” diyerek onu çöpe attı…
Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece kusurum da olacak ve olmalıdır.
Makbule ATEŞ

Sait Faik, hem geleneksel Türk hikayesini modernist bir çizgiye taşıması hem de kendinden sonraki yazarları etkilemesi açısından Cumhuriyet dönemi Türk hikayeciliğinin önemli isimlerindendir. 1939 yılında babasının ölümü üzerine, kışları Şişli’de, yazları Burgazada’da yaşamaya başlayan Sait Faik Abasıyanık, yaşamının özellikle son 10 yılını adada geçirir ve ada günlerinden geriye ölümsüz eserlerden oluşan paha biçilmez bir miras bırakır.

Sait Faik Abasıyanık Müzesi, ilk olarak 22 Ağustos 1959 tarihinde açılır. 1964 yılından bu yana Darüşşafaka Cemiyeti’nin sorumluğunda olan müzede, yazarın bugüne kadar tam olarak elden geçirilmeyen ve büyük bir kısmı eski yazı olan çok sayıda el yazması, mektubu, notu, defteri, kişisel eşyaları sergilenmektedir. Ev, yazarın vasiyeti doğrultusunda ücretsiz olarak hizmet veriyor.

Dönemin istibdat havasından bunalmış, özgürlükçü şairi Tevfik Fikret, şehirden uzak, tabiatla iç içe olması ve öğretmenlik yaptığı Robert Kolej’e yakınlığı nedeniyle; Aşiyan’daki evin yapımına 1905’te başlar. Tevfik Fikret’in kendisi tarafından projesi çizilmiş evin inşaatı 1906’da tamamlanır. Fikret, Aşiyan’da eşi Nazime Fikret ile 1915’e kadar yaşar.

1945’te Edebiyat-ı Cedide Müzesi olarak açılan Aşiyan, Recaizade Mahmud Ekrem, Ali Ekrem Bolayır, Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan, Nigâr Hanım’a ait fotoğraf ve kitapları da bünyesinde barındırır. Ayrıca Tevfik Fikret’in natürmortları ve Abdülmecid Efendi’nin Fikret’in Sis şiirinden etkilenerek yaptığı tablo müzenin önemli eserlerinden. Fikret’in kendi vasiyeti üzerine 1961’de Aşiyan’ın bahçesine taşınan mezarını da ziyaret etmek mümkün.

Edebiyat-ı Cedide dönemi önemli bağımsız yazarlarından, roman ve öykü yazarı olmasının yanında natüralizmin de en önemli temsilcilerinden olan Hüseyin Rahmi, Heybeliada’daki evinde 1912-1944 yılları arasında 32 yıl boyunca yaşar ve hayatının son dönemini burada geçirir. Ev, 2000 yılında müzeye dönüştürülür.

Heybeliada’da denize hakim bir tepede bulunan müzede, aralarında Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kendi yaptığı el işlerinin (dantel) de bulunduğu eşyalar, kitaplar, gazete arşivi, tablolar, fotoğraflar sergilenir. Ancak 2016 yılında başlayan restorasyon çalışmaları halen devam ettiği için ziyaret etme olanağı yok.

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın önemli romancılarından Kemal Tahir’in eşi Semiha Tahir tarafından kurulan vakıf sayesinde müze haline getirilen Şaşkınbakkal’daki ev, yazarın son 10 yılını yansıtıyor. Tahir’in son çalışmalarını yaptığı ve hayata gözlerini yumduğu bu ev, apartmanın giriş katında oldukça mütevazı ve sessiz bir yer.

Bu müze evde ünlü yazara ait yaklaşık dokuz bin kitap, el yazmaları, kullandığı daktilosu, çalışma masası, çeşitli zamanlarda çekilmiş fotoğrafları, ödülleri yer alıyor. Yazarın hayatının son yıllarını geçirdiği bu evde, Kemal Tahir’in yatağını, o meşhur kalın çerçeveli gözlüğünü, piposunu, saatini ve diğer kişisel eşyalarını görmek de mümkün. Nazım Hikmet’in Oliver marka daktilosu Kemal Tahir’in odasının ortasında, çekmecelerde ise karşılıklı yazdıkları mektupları duruyor. Yazar cezaevinde iken, Semiha Hanım dikiş dikerek para kazanıp eşine yollamış. Müzede bu dikiş makinesi de sergileniyor.

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Savaşımız sırasında I. T.B.M.M. Burdur Mebusu iken, kendisine büyük hayranlık duyan Tacettin Şeyhi tarafından selamlık bölümü kendisine tahsis edilen bu evde yaşamış ve İstiklâl Marşı’mızı bu evde yazmıştır. Bu ev, 30 Ekim 1949 tarihinde Şehir Meclisi kararı ile Mehmet Akif Ersoy Evi adını almış ve müzeye dönüştürülmüş ise de bakımsız kalmış ve zamanla harap olmuştur. 1982’de yapının yıpranan kısımları yeniden onarılıp 27 Aralık 1984 günü yapılan bir törenle yeniden ziyarete açılmıştır. Müze evde Mehmet Akif Ersoy’a ait cep saati, gözlük, tesbihi, tüfek ve büyük şairin yüzünün kalıbı teşhir edilen eserler arasında.

Mehmet Akif Ersoy’un hayatının son 6 ayını geçirdiği İstiklal Caddesi üzerindeki Mısır Apartmanı’dır. Bu ev aynı zamanda ünlü şair Mithat Cemal Kuntay’ın uzun süre yaşadığı ve hayata gözlerini yumduğu yerdir. Mısır Apartmanı’ndaki dairenin müzeye dönüştürülmesi ise hâlâ tartışma konusudur.

Diyarbakır Evleri’nin özelliklerini en özgün biçimde muhafaza eden, en güzel örneklerden birisi Cahit Sıtkı Tarancı’nın doğduğu evdir. Diyarbakır merkezinde bulunan ev, 1733 tarihinde inşa edilmiştir. 2 Ekim 1910 tarihinde bu evde dünyaya gelen Cahit Sıtkı Tarancı’nın çocukluk ve gençlik yıllarının bir bölümünün geçtiği bu tarihi ev, 1973 tarihinde Kültür Bakanlığı tarafından satın alınarak restore edildikten sonra, 1973 tarihinde Cahit Sıtkı Tarancı’nın anısını yaşatmak ve ismini ebedileştirmek amacı ile müze olarak hizmete açılmıştır. Müzede şaire ait özel eşyalar, mektupları, şiirleri ve kitapları ile etnografik eserler de sergilenmektedir.


Ünlü sosyolog, şair ve yazar Ziya Gökalp’ın doğduğu ve çocukluk yıllarını geçirdiği ev, 19. yüzyılda inşa edilmiş Diyarbakır sivil mimari örneklerinin en güzel eserlerden. 1876 yılında Ziya Gökalp bu evde doğmuştur. 23 Mart 1956 tarihinde evin harem bölümü İl Özel İdaresince, selamlık bölümü ise Belediye tarafından kamulaştırılmış, harem bölümü Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Ziya Gökalp Müzesi olarak düzenlenerek ziyarete açılmıştır. Müzede Ziya Gökalp’e ait özel eşyaların yanı sıra etnografik malzemeler de sergilenmektedir.


Rıfat Ilgaz’ın 1911 yılında Cide’de doğduğu ve çocukluğunun bir dönemini geçirdiği ev, Cide Belediyesi’nin de katkılarıyla 2008 yılında Rıfat Ilgaz Kültür, Sanatevi ve Müzesi oldu. Müzede Rıfat Ilgaz’ın çalışma masası, yatağı, giysileri, kalemi, kitapları, fotoğrafları gibi özel eşyalarını görmek mümkün.


Türk Edebiyatı’na damga vurmuş önemli isimlerinden biri olan Necati Cumalı’nın doğduğu ve daha sonra eşiyle yaşadığı ev, Necati Cumalı Anı ve Kültür Evi olarak Urla Belediyesi’nin de katkılarıyla aslına bağlı kalınarak onarılıp 2004’te müzeye çevrilir. Evin zemin katındaki bir odası ilçe kütüphanesi olarak hizmet vermekte. Müze evde, kütüphanenin yanı sıra Necati Cumalı’nın kişisel eşyaları, eserleri, fotoğrafları, eserlerinden çekilmiş olan film afişleri, yazıları ve satranç takımı gibi özel eşyaları sergilenmektedir.

Kaynak
Aşiyan Müzesi Tarihçesi, Sait Faik Müzesi, Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi, Kemal Tahir Vakfı, Cahit Sıtkı Tarancı Evi, Çağdaş Müzecilik Anlayışı ve Ülkemizde Müzeler
İstanbul silüetini hayal ettiğimizde ilk başta ortaya Galata Kulesi’ni koyarız. Çevresine diğer İstanbul yapıları dizilir. İstanbul gezisi denilince de ilk Galata için plan yaparız. Çünkü hem Galata Kulesi’ni hem çevre sokaklarını çok severiz. Biz kimiz? Seyahatseverler.

İstanbul’un biriciği Galata Kulesi; bazıları insan hayal gücünün eseri, bazıları da tarihi belgelerle kanıtlamış hikayeleriyle pek meşhur. İstanbul silüetine gizemli bir hava katan Galata Kulesi’nin hikayelerine, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası kitabından bir örnekle başlayalım. Kitapta, İstanbul’a ilk kez gelen denizci Cenevizlilere, ak martının karanlıkta yol gösterdiği anlatılır. İnançlarının bir tezahürü olarak martıyı Hz İsa ile özdeşleştiren Cenevizliler, onu yuvasına kadar takip ettikten sonra yakalar, pişir ve yerler. Yuvasının bulunduğu yere de onun hatırası için Galata Kulesi’ni inşa ederler.
Galata Kulesi’ne beraber çıktığın kişiyle evlenirsin derler. Bu efsane, Roma döneminden kalma. Galata Kulesi’ne ilk kez beraberce çıkan bir kadın ve erkek, mutlaka evlenirmiş o zamanki inanca gör. Eğer taraflardan biri, önceden kuleye çıkmışsa bu tılsım bozulurmuş ama. Ayrıca eğer kuleye beraber çıkacak çiftin kaderinde kavuşamamak varsa karşılarına mutlaka bir engel çıkarmış. Yani Galata Kulesi, bir ömür beraber yaşamayacak çiftleri kabul etmezmiş. Bir çift olarak Galata Kulesi’ne çıkarsanız aklınızda bulunsun.

Galata Kulesi’nin bir efsanesi var, üstelik o kadar romantik ki… Efsaneye göre Galata Kulesi ile Kız Kulesi birbirine aşıktır ama aralarında bulunan İstanbul Boğazı, sevgililerin kavuşmasını engellemektedir. Galata Kulesi aşkını mektuplara yazar yıllarca ve Kız Kulesi’ne olan hasretini kelimelere döker. Hezarfen Ahmet Çelebi de uçma hayalini gerçekleştirmek için buraya çıktığında, Galata Kulesi onun kulağına Kız Kulesi’ne olan aşkını fısıldar ve mektupları ona verir. İstanbul’un üflediği rüzgarı arkasına alan Hezarfen, mektupları Kız Kulesi’ne ulaştırır. Aşkının platonik olmadığını anlayan Kız Kulesi, sevinçten havaya uçar ve bu iki aşık, İstanbul’un en güzel manzarasını oluşturur.

Galata Kulesi, Bizans İmparatoru Anastasius tarafından 528 yılında fener kulesi olarak inşa ettirilmiş, ancak Cenevizliler kuleyi 1349 yılında yeniden inşa etmiş. 1500’lü yıllarda ise depremden zarar gören kule, Mimar Hayreddin tarafından onarılmış. III. Selim döneminde ise kulenin üst katına bir cumba eklenmiş. Kule, 1831’de bir yangın daha geçirince II. Mahmut kulenin üzerine iki kat daha çıkmış. Son olarak 2020 yılında tekrar restore edildi.
En son yapılan restorasyondan sonra;
Galata Kulesi, Karaköy’ün üst kısmında, Beyoğlu ilçesinin Galata semtinde bulunuyor. Dilersen Yenikapı-Hacıosman metro hattı ile Şişhane durağında inip İstiklal Caddesi üzerinden yürüyerek 5 dakikada ulaşabiliyorsun. Anadolu yakasından geleceksen Karaköy vapuruyla karşıya geçip tüneli kullanarak Taksim’e, oradan da 5 dakika yürüyüş ile Galata Kulesi’ne kavuşabilirsin.

Galata Kulesi dünyanın en eski kulelerinden biri olarak kabul ediliyor. 528 yılından beri İstanbul’u süsleyen yapı, dünyanın en eski kulelerinden. Hala dimdik ve güçlü olan kulenin önünde eğilesimiz geliyor. Galata Kulesi özellikleri bakımından da dikkat çekici. Yüksekliği yerden çatının en uç kısmına kadar 69.90 metre. Zeminde bulunan çukurlarda yapılan araştırmalarda kafa tasları ve insan kemikleri bulunmuş. Buradan, bir zamanlar kulenin zeminin altının zindan olarak kullanıldığı çıkarılıyor. Yapılan statik hesaplamalara göre 10.000 ton olan kule, sade tasarıma rağmen çok ihtişamlı.

Tarihi boyunca birçok savaş yaşayan İstanbul, 1204 yılındaki 4. Haçlı Seferi’nde bir hayli yara almış ve neredeyse tamamen yıkılmış. 1348 yılında Cenevizliler surlara ek olarak kuleyi de onarmış. Bu onarma çalışmasına, Galata Kulesi’ni yığma taşlardan yeniden oluşturmak da diyebiliriz. Kulenin adını da İsa Kulesi koymuşlar. Bu tarihte İstanbul’un en yüksek binası olan kule, 1445-1446 yılları arasında yükseltilmiş. Kule, Osmanlı hakimiyetine geçtikten sonra da neredeyse her yüzyılda bir yenilenmiş.
Bir fener kulesi olan Galata, bu tarihten sonra birçok farklı şekilde kullanılmış. 16. yüzyılda Kasımpaşa tersanelerinde çalıştırılan Hristiyan savaş esirlerinin barınağı, Sultan III. Murat döneminde rasathane, 1717’den itibaren de yangın kulesi olarak kullanılmış; ancak birçok badire atlatmaya da devam etmiş. Galata Kulesi aslında oldukça talihsiz. Şöyle ki III. Selim döneminde çıkan bir yangında kulenin büyük bölümü yanmış. Ardından onarılan kule, 1831 yılında başka bir yangında yine hasar görmüş ve yeniden onarılmış. O da ne? 1875 yılında koca kulenin bir fırtınada külahı devrilmiştir. Nihayet 1967’de tamamlanan son onarımla kule bugünkü görünümüne kavuşmuş. Daha önce de söylediğimiz gibi son restorasyon da 2020 yılında yapıldı.

Kollarına tahta kanatlar takarak ilk uçuş deneyimini gerçekleştiren Hezarfen Ahmet Çelebi kendini Galata Kulesi’nden boşluğa bırakmış, lodostan faydalanıp uçarak İstanbul Boğazı’nı aşmış ve Üsküdar Doğancılar semtine inmiş. Evliya Çelebi’nin anlattıklarına göre olay şöyle: “İptida Okmeydan’ın minberi üzere, rüzgar şiddetinden kartal kanatları ile sekiz, dokuz kere havada pervaz ederek talim etmiştir. Badehu Sultan Murad Han Sarayburnu’nda Sinan Paşa Köşkü’nden temaşa ederken Galata Kulesi’nin taa zirve-i belasından lodos rüzgarı ile uçarak Üsküdar’da Doğancılar meydanına inmiştir. Sonra Murad Han, kendisine bir kese altın ihsan ederek: ‘Bu adam pek havf edilecek (korkulacak) bir ademdir. Her ne murad ederse elinden geliyor. Böyle kimselerin bekası caiz değil.’ diye Gazir’e (Cezayir) nefyeylemiştir (sürmüştür). Orada merhum olmuştur.” Bu tarihi olay Galata’da gerçekleştirdiği için kule daha da bir anlamlı, değil mi?

Kulenin tarihini anlattık ama İstanbul’a olan estetik katkısını da yadsıyamayız. Şimdi sıra burayı keşfetmeye geldiyse birkaç bilgi vermemiz gerek. Galata Kulesi giriş ücreti 2023 yılı itibarıyla 175 TL. Kulenin çalışma saatleri ise 08.30-23.00 arası. Güncel bilgi almak için Galata Kulesi web sayfasını ziyaret edebilirsin.
Galata Kulesi’ne asansörle çıkıyorsun. Bir yere kadar sana asansör eşlik etse de son iki katında merdiven kullanmak durumundasın. İnişte ise asansörü kullanamıyorsun. Galata Kulesi’nin üst katı restorana ayrılmış durumda. Türk mutfağının eşsiz menüsünün bulunduğu bu restoranda, tarihle iç içe muhteşem bir manzarayla yemek yeme deneyimini bünyenle tanıştırabilirsin.

Galata Kulesi’nin çevresinde birçok kahve mekanı sıralayabiliriz. Gezilecek yerler, alışveriş caddeleri, tarihi mekanlar… Hem mimari estetiği hem bulunduğu merkezi lokasyon hem de manzarasıyla muhteşem şeyleri tek nefeste sunan Galata, İstanbul ziyaretinde ilk uğrayacağın yer olacak muhtemelen. Kuleden İstanbul’un sahil kesimi tamamen izlenebiliyor. Yani Haliç ve İstanbul Boğazı panoramik olarak ayağının dibinde.

Galata Kulesi’ni keşfettin, tarihe ve İstanbul manzarasına doydun. “Bu gezi keyfi burada sonlanmasın da Galata gölgesinde bir şeyler yapalım.” diyorsan sana özel birkaç önerimiz var:
