40,2607$% 0.13
46,7252€% 0.08
4.320,96%0,56
7.017,00%0,27
27.981,00%0,27
02:00
03 Ocak 2026 Cumartesi
X On Yayın Grubu, çocukların erken yaşta tarih bilinci kazanmasını, kültürel mirası tanımasını ve değerlerle yetişmesini amaçlayan Küçük Kaşifler Serisi’ni yayımladı. Seri, çocuklara tarihi yalnızca öğretmeyi değil; sevdirmeyi, merak uyandırmayı ve keşfetmeye teşvik etmeyi hedefliyor.

Küçük Kaşifler Serisi, çocukların yaş ve algı düzeyine uygun olarak hazırlanmış içerikleriyle dikkat çekiyor. Hikâye temelli anlatım, sade dil ve görsel destekler sayesinde tarih; soyut bilgilerden çıkarak çocukların kolayca bağ kurabileceği bir öğrenme alanına dönüşüyor. Bu yaklaşım, çocuklarda kalıcı öğrenme sağlarken okuma alışkanlığını da destekliyor.

Seri, çocuk kitapları alanında yalnızca bilgi aktarmayı değil; milli ve evrensel değerleri çocuklara kazandırmayı da öncelik haline getiriyor. Küçük Kaşifler ile çocuklar, geçmişten günümüze uzanan tarihi süreçleri tanırken; aidiyet duygusu, sorumluluk bilinci ve kültürel farkındalık geliştiriyor.

X On Yayın Grubu, Küçük Kaşifler Serisi ile yayıncılığı toplumsal bir sorumluluk olarak ele alıyor. Amaç; tarihini bilen, değerlerine sahip çıkan, sorgulayan ve bilinçli bireylerin yetişmesine katkı sunmak. Seri, çocukların düşünsel gelişimini destekleyen içerikleriyle eğitimciler ve ebeveynler için de güvenilir bir kaynak niteliği taşıyor.

Küçük Kaşifler Serisi, çocuklar için tarihle tanışmanın güçlü ve anlamlı bir başlangıcıdır. Geçmişten ilham alan bu keşif yolculuğu, geleceği inşa edecek bilinçli nesiller için sağlam bir temel oluşturur.

Çocukların tarih bilinci kazanmasına katkı sunan Küçük Kaşifler Serisi’ni incelemek, detaylı bilgi almak ve seriye ulaşmak için X On Yayın Grubu web sitesini ziyaret edebilirsiniz.
Cevap: Okurlar beni duygularını yoğun yaşayan bir şair olarak tanıyabilir. Kendi içimde yaşadıklarımı kağıda aktardım hep. Şiir yolculuğum lise zamanlarımda başladı. Kelimelerle oynamaya, onlarla konuşmaya lise yıllarımda başladım. Bu serüvende ilk kıvılcımlar genelde hüzünlü anlarımda oldu. Biriyle tartıştığımda veya yalnız hissettiğimde o satırlara dokundum.
Cevap: Şiirlerimin ses uyumları gerçek yaşamla beraber kendi özgün kelime bağdaştırmalarımdan oluştu. Kelimeler içimde yoğruldu diyebilirim.
Cevap: Tabii…Her şair gibi benim de tıkandığımı hissettiğim, uygun kelime aradığım zamanlarım oluyor. O zamanlarda yazmayı bırakıp uygun sözcüklerin demlenmesini bekliyorum.
Cevap: Şiirlerimin genel havasını okurlarım da hissetsin istiyorum. Bir şiiri okuyup bitirdiklerinde hem mutlu olacaklar hem de biraz burukluk oluşacak. Hangi duygularla yazdığıma birebir şahit olacaklar okurken. Tek bir şiir değil de bütün şiirlerim o etkiyi verecek.
Cevap: Benim kendi benime sarılmam diyebilirim. Şairin kendi özüne sarılması…
Cevap: Herhangi bir edebi kaynaktan beslenmedim. O kaynağı hep kendi içinde buldum.Tabi bu yaşıma kadar edindiğim tecrübelerin, okumalarımın bana katkısı yok diyemem.
Cevap: Bir şiir bazen bir duygu bazen bir melodi bazen de bir güneş yansımasıyla doğar. Yazarken kalem kendiliğinden gidiyorsa diğer kelimeye bırak gitsin.
Cevap: Şiirlerimin gerçek hayattaki karşılığı tek bir ana sığdırmak mümkün değil. Çünkü bir şiir birkaç günde yazılmıyor. Yıllarca hiç yazmadığım da oldu.
Cevap: Buna benzer bir cevabım olmuştu. Okurlarım şiirimi ne zaman okursa okusun ister mutlu anında ister acı çekerken…Her koşulda onlara dokunacaklar.
Cevap: Bütün sınırları zorluyorum aslında.Tek dörtlükten oluşan şiirlerim de var, serbest şiir tarzı olanlar da. Satırlar nerede biterse orada bırakıyorum, bir kalıba sığdırmaya çalışmıyorum.
Cevap: Ben yazarken genelde çayım yanımda olur. Ruh halim nasıl olursa olsun şiir beni çağırmak istiyorsa çağırır.
Cevap: İlk kitabım henüz yeni yayımlanacak. Yolun başında olduğum için biraz süreci yeni yeni öğreniyorum. Zamanla daha da olgunlaşacağımı düşünüyorum.
Cevap: Kelimelerimle bağ kuruyorum. Suskunluklarıma dair cümlelerim de oluyor ve bunlara şiirlerimde yer veriyorum.
Cevap: Bence kesinlikle sabır gerekli…
Cevap: Hayal gücü gerçek yaşama göre daha zayıf kalıyor şiirlerimde. Yaşamadan, hissetmeden şiir yazılabileceğini düşünmüyorum.
Cevap: Her anlamda şiir onları içine çekecek. Kendilerini akışa bıraksınlar yeterli.
Cevap: Şiir tamamlandığında mutlu oluyorum, eksik bırakmayı sevmem.
Cevap: Cümlelerim veya seslenmelerim zaten bu duyguların bir yansıması. Dolayısıyla çağırma işi o cümlelerin, seslenmelerin…
Cevap: Dorian Gray’in Portresi en son okuduğum kitap. Bu kitap beni çok etkilemişti. Onun dışında Orhan Veli, Cemal Süreya, Turgut Uyar…Beni etkileyen şairler arasında.
Cevap: Yazarken müzik dinliyorum, kitap okumayı aksatmıyorum. Sürekli yazıyor olmak bana kolaylık sağlıyor.
Cevap: İlhamım tükendiyse yazmayı bırakır dinlenmeye geçerim. Her an şiir yazılabileceğine inanmıyorum, şiir de yorulur bazen ve ‘’ Bırak beni dinleneyim ‘’ der.
Şiir yazıyor olabilirim ama şair değilim. Bu yolda emek harcamış şairlere haksızlık etmek istemem. Benimkisi belki bir dışa vurum, duygu ortaklığı diyebilirim. İlkokula başladığım yıllardaki öğretmenimin öğrenim duyarlılığındaki çabaları etkili olmuştur. Özellikle derste gazete okutma alışkanlığı ve okuduğumuz haberle ilgili yorum, ana fikir üzerindeki yazım ve tartışma etkili olmuştur. Bazen de bir kelime, bir cümle veya bir konu üzerinde kompozisyon yazdırma tekniği etkili olmuştur. Yaşantımın farklı dönemlerinde yazmışımdır ve yazmaya da devam ediyorum. Yaşama dâhil olan bütün etkenler farklı şekilde ilham verir. Duygu da var, sözcüklerde var.

Yaşamın kendisi besler beni. Toplum, doğa dinamiklerini oluşturan her şey yüreğime, zihnime ne kadar vuruyorsa öyle çıkıyor. Bazen bir sözcüğün arkasına, bazen bir olayın kendisine bazen de bende bıraktıklarına takılırım sanırım.
Mutlaka olur. Duraksamalar süreci biriktirme ve olgunlaştırma sürecidir. Zihnimde sık yoklamalar olur, kelimeler cümleler çarpışır. Zihnimin sayfaları sürekli açılır kapanır, huzursuzluk hissederim.
Aslında bütün şiirlerimde bir duygu, bir iz vardır; çünkü insan, psikoloji, toplum, doğa odaklı hayatın içinden yazıyorum. Hepimize bir ucundan dokunuyor mutlaka. Hepsi de çok etkiliyor. Dünümde Tutuklu Kaldım, Yansımalar, Üşüten Ateş, Anneye Mektup, Ülkemin Kadın Karnesi gibi her okuduğumda yeniden yeniden etkiler beni.
Şiir kendinizle kurduğunuz bağlantıdır. Mesafe koyduğunuzda duygudan uzaklaşırsınız. İnsansınız, bu dünyada yaşıyorsunuz, var olanı görmezden gelemezsiniz, gözlerinizi kapatamazsınız. İnsan olmanın en büyük kazanımı duygu ve akıldır.

Sanatın bütün dalları birbirleriyle bağlantılıdır ve birbirlerini besler. Bütün sanat dallarından etkilenme oranı duygu durumunuza göre farklılık gösterir. Bazen bir şiirin bir cümlesine takılırsınız, bazen bir şarkının sözlerine, bazen bir heykelin duruşuna, bazen bir film sahnesine.
Hepsi de mümkün. Bazen siz şiiri tamamlarsınız, bazen şiir sizi tamamlar.
Yaşamdan besleniyorsunuz, hayatın içindesiniz, mutlaka olacaktır.
Farkındalık, duyarlılık, empati sorgulama ve sorgulanma isterim.
Beş duyunun yanı sıra yüreklerini zihinlerini zorlamayı hedeflerim. Biraz dilsel, biraz tematik uyaranları kullanırım.
Zihnim ve yüreğimde baş başa kaldığım zamanlardır. Bazen yalnız olursunuz ama ne zihin yüreği içine alır, ne de yürek zihni içine. İkisinin karşılıklı daveti lazım.
Zorluktan çok kararsızlıklar, yayınevine güven, ekonomik yükü toplumdaki karşılığı daha çok düşündürüyor. Günümüzde ve ülkemizde bu tür çalışmalar çok karşılık bulmuyor. Oysa bir toplumu ayakta tutan, insanı iyileştiren en güçlü şey sanattır. Benimkisi biraz farkındalık sağlamaktır.
Olayların insan üzerinde yarattığı psikolojik etkilerinden daha çok besleniyorum. Bende ve karşıda bıraktığı, bırakacağı duygu ve düşüncelerle düşünmeye ve duymaya davet ediyorum. Sanıyorum çalışma ortamımın birebir insan odaklı olması etkiliyor.
Disiplin ve sezgi diyelim. Sezgi olmadan kelimeler yanana dizilemiyor. Yaşam felsefesi olarak disiplinli olmayı seviyorum. İşlerinizi daha rahat yapıyorsunuz ve üretiyorsunuz.
Hayatın içinden görmek, fark etmek ve duyumsamak süzgecinden geçiyor.
Bendeki etki bu, ya sizlerde nasıl? Biraz sorgulamak, biraz kendilerinde özeleştiri yapmak, birazda olaylara farklı yönden bakma penceresini açmayı hedefliyorum.
Zihninizde olgunlaştırdığınız sözcükler elinize kalem almanızı sağlıyor zaten. Yazdıklarınızı yeniden okuyup seslendirip tekrar tekrar dinliyorsunuz. Yüreğinizden tamam diyorsanız; özgürlüğe yelken açmış gibi oluyorsunuz, rahatlamış, dingin ve mutlu.
Toplumun içinde yaşadığı sorunları bilmek, toplumun bakış açısını, sosyolojik yapısını, değerlerini, normlarını, psikolojisini, iletişim ve beden dilini anlamak kısacası toplumun içinde her şeyiyle olmakla ve onların yerine olmakla aktarabiliyorsunuz.
Bu coğrafya çok zengin, geçmişten günümüze kadar gelen her hikâye aklıma düştükçe, okudukça, dinledikçe ayrı etkiler Günümüzün sorunları o kadar çok ki, dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir olaya hemen dâhil olabiliyorsunuz. İnsanın etkilenmemesi mümkün değil. Bende şiire dönüşüyor, bir diğerinde şarkı sözü oluyor, bir diğerinde resim oluyor. Herkeste yansımalar farklı olabiliyor.
Okumak, gözlemlemek, izlemek, duyumsamak pratiğinde ilerler. Algıdaki seçicilik empatiyle birleşince yazıya dönüşüyor.
Tükenme demeyelim, yoğunluğun değiştiği zamanlar olabiliyor. Hayatın kendisi gibi inişli çıkışlı ama özünüzü kaybetmiyorsunuz. Biliyorsunuz bir yerlerde mutlaka çıkacaktır.
Gözlerinizi Alamayacaksınız: İzlemeniz Gereken 4K Şölenler Son yıllarda sinema teknolojisindeki baş döndürücü gelişmeler, izleyicilere adeta görsel bir şölen sunuyor. Özellikle 4K çözünürlükle çekilen filmler, ayrıntıların keskinliği ve renklerin canlılığıyla sinema deneyimini bambaşka bir seviyeye taşıyor. Bu tür yapımlar, izleyicinin yalnızca hikâyeye değil, görüntülerin kendisine de hayran kalmasını sağlıyor. Doğanın büyüleyici manzaralarından uzayın sonsuz boşluğuna, şehirlerin neon ışıklı sokaklarından tarihi yapıların en ince taş işçiliğine kadar uzanan bu görsel zenginlikler, yüksek çözünürlük sayesinde etkileyiciliğini kat kat artırıyor. İzlediğiniz sahnelerdeki her detay o kadar net ki, adeta perdeden dışarı çıkacakmış hissi veriyor. Gelişmiş kamera teknikleri, ışık oyunları ve renk düzenlemeleriyle birleştiğinde 4K filmler, bir görsel sanat eserine dönüşüyor. Durağan sahnelerdeki huzur, aksiyon anlarındaki dinamizm ya da dramatik anların yoğunluğu, yüksek çözünürlük sayesinde çok daha derin ve etkileyici bir şekilde izleyiciye ulaşıyor. Eğer sinemayı sadece bir hikâye anlatımı değil, aynı zamanda görsel bir deneyim olarak da değerlendiriyorsanız, bu tarz yapımlar kesinlikle kaçırılmamalı. 4K şölenler, sinema sanatının gözle görülen ihtişamını iliklerinize kadar hissettiriyor.
Yıllar önce küçük oğlunun gizemli bir şekilde ortadan kaybolmasının ardından hayatı altüst olan bir kadın, madde bağımlılığıyla mücadele ederken geçmişinin gölgesinden kurtulmaya çalışmaktadır. Vicdan azabı ve pişmanlıkla boğuşan bu anne, birgün beklenmedik bir teklifle karşılaşır. Oğlunun başına ne geldiğini öğrenme şansı vardır ancak gerçeğe ulaşmak için sıra dışı ve korkutucu bir bedel ödemesi gerekecektir. Umut ile dehşet arasında gidip gelirken, kendi sınırlarını yeniden keşfetmek zorundadır. İçinde kalan son cesaret kırıntısıyla, karanlığın derinliklerine inmeye hazır olup olmadığını sorgular. Cevaplar her zaman rahatlatıcı değildir.
Özel ajan Frank Castle, mükemmel bir hayat sürüyordu. Sevdikleriyle dolu bir aile, harika bir yaşam ve heyecan verici bir iş. Ancak acımasız bir suçlu ve onun adamları, Frank’in hayatını elinden alarak her şeyini yok etti. Bu olayın ardından Frank, adaletin farklı bir yüzü haline geldi. Artık, hak ettiği intikamı almak için tek başına bir savaş yürütüyor. Yargıç, jüri ve infazcı olarak, suçlulara karşı acımasız bir şekilde adaletini sağlamak için kararlı bir şekilde ilerliyor. O, kendi yolunu çizmiş bir intikam savaşçısıdır.
D’Artagnan, cesur bir genç adam, bir kadını kaçırılmaktan kurtarmaya çalışırken ölümle burun buruna gelir. Paris’e vardığında, ona saldıran kişileri bulmaya kararlıdır. Fakat bu yolculuk, onu Fransa’nın kaderini belirleyecek bir savaşa sürükleyecektir. Kralın üç cesur musketeeri Athos, Porthos ve Aramis ile birlikte, Richelieu Kardinali’nin karanlık planlarına karşı koyar. Ancak D’Artagnan, Kraliçe’nin sadık hizmetçisi Constance Bonacieux’ye aşık olduğunda, kendisini büyük bir tehlikenin içinde bulur. Bu tutku, onu en büyük düşmanı Milady de Winter ile yüzleşmeye sürükleyecektir. D’Artagnan, aşkı ve dostlarıyla birlikte bu tehlikeli yolculukta, büyük bir mücadeleye atılacaktır.
Chanderi’deki korku sona ermiştir. Vicky’nin yardımına koşan gizemli kadının kaybolmasının ardından, köylüler, Vicky’nin bir hayale aşık olduğuna inanarak onu delirmiş olarak görmeye başlamışlardır. Fakat, köyde yeni bir korku baş göstermektedir. Başı kesilmiş bir adam olan Sarkatta, Chanderi’deki kadınları hedef almaktadır. Gizemli kadın, Vicky’ye ipuçları vererek, köyün yeniden onun yardımına ihtiyacı olduğunu söyler. Vicky, arkadaşları Rudra, Bittu ve Janna ile birlikte, Stree’nin yaşadığı ve Sarkatta’nın gömülü olduğu lanetli evi araştırmaya giderler. Ancak, Sarkatta onlara saldırarak peşlerine düşer. Birkaç tehlikeli anın ardından, gizemli kadın daha güçlü bir şekilde geri döner.
İnsanlık, dünyayı terk edip yeni bir yuvaya yerleşmek amacıyla devasa motorlar inşa etti. Ancak evrende yol almak hiç de kolay değil. Evrenin derinliklerine doğru yapılan bu yolculuk, büyük tehlikeler ve bilinmeyenler ile dolu. Dünya’nın geleceği için gençlerin yeniden ön saflarda yer alması gerekiyor. Bu cesur nesil, hayatta kalma mücadelesi verirken, zamanla yarışacakları bir yolculuğa çıkmak zorunda. Geleceklerini, gezegenlerinin kaderini değiştirmek için her anı büyük bir dikkat ve cesaretle değerlendirmeleri gerekiyor. Bu yarış, sadece kendi hayatlarını değil, tüm insanlığın varlığını da tehdit eden bir macera olacak.
Profesör Chen, bir arkeoloji uzmanı olarak öğrencilerinin buzul bölgesinde gerçekleştirdiği kazılarda buldukları eserlerin dokusunun, rüyalarında gördüğü bir yeşim kolyeyle büyük bir benzerlik taşıdığını fark eder. Bu kolye, rüyaların ve gerçeğin birbirine bağlandığı bir köprü gibi görünmektedir. Merakı iyice artan Profesör Chen, araştırma ekibini toplayarak, bu gizemi çözmek amacıyla Buzul Tapınağı’na doğru heyecan verici bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk, sadece akademik bir keşif değil, aynı zamanda rüyalarla gerçek arasındaki ince çizgiyi anlamak için bir serüvene dönüşür. Ekibin her bir üyesi, bilinmeyenle yüzleşmek için cesur adımlar atar.
Tom Hardy, Venom karakteriyle Marvel’in en karmaşık ve güçlü figürlerinden birini canlandırmaya devam ediyor. Venom: The Last Dance filminde, Eddie ve Venom’un birlikte yaşadığı zorlu macera sona yaklaşıyor. Her iki dünyadan da kaçmak zorunda kalan bu ikili, avlanırken kaçış yolları daralmakta ve büyük bir tehlike altındalar. Sonunda, bu zorlu süreçte birbirlerinden ayrılmak zorunda kalacakları bir karar almak durumunda kalacaklar. Venom ve Eddie’nin son dansı, ikilinin hikayesinin noktalayacağı büyük bir dönüşümün başlangıcını işaret ediyor. Bu dramatik karar, Venom’un ve Eddie’nin geleceğini şekillendirecek ve büyük bir duygusal yüzleşmeye yol açacak.
İspanya’da, avukat ve güneş paneli üreticisi olan Manel, sevgili eşi Julia ile birlikte Noel öncesinde kız kardeşi Belén ve ailesini ziyaret eder. Eve dönerken, aralarındaki bir tartışma sonrasında bir kaza geçirir ve Julia hayatını kaybeder. Bir yıl sonra, Manel, depresyon içinde, yalnız bir şekilde Galisya’da kedisi Lúculo ile yaşamaktadır. Avrupa’da ölümcül olan TSJ virüsünün patlak verdiğini görmezden gelir. Belén ve eşi Mario, küçük oğulları Carlos ile birlikte Kanarya Adaları’na yerleşirler ve Manel’i onlara katılmaya çağırırlar. Ancak, İspanyol hükümeti virüsün yayılmasını engellemek amacıyla sınırları kapatır ve insanlar zombilere dönüşmeye başlar.
James adlı bir mimar, geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybeder. Onun eşi Laura ve oğlu Isaac, büyük bir üzüntü yaşar. Isaac, yakın zamanda annesi Susane’yi kaybettiği için bu kayıp onu derinden etkiler. Aile, James’in tasarladığı orman içindeki uzak bir evde yaşamaktadır. James’in vasiyetinde, Susane ile birlikte evin bahçesine gömülmek istediği belirtilir. Birgün, ormanda garip bir duman belirdiğinde, itfaiye ekipleri hiçbir yangın bulamaz. Isaac, babasını evde görmeye başlar ve Laura, eski alışkanlıkları olan alkol bağımlılığıyla mücadele etmeye devam eder. Aile dostları Isaac’a destek olmaya çalışırken, evin çevresinde garip olaylar meydana gelir.
Bu orman, haritalarda yer almayan gizemli bir bölge. Her aracın, ormanın sınırına geldiğinde bozulduğu bir yer. Mina’nın arabası da aynı şekilde arıza yapar. Zorunlu olarak karanlık ormanın derinliklerine girmeye karar veren Mina, bir kadının bağırarak ona beton bir sığınağa koşmasını söylediğini duyar. Kapı hızla kapanırken, dışarıdan korkunç çığlıklar duyulmaya başlar. İçeri girdiğinde, kendini cam duvarlarla çevrili bir odada bulur. Gece olunca elektrikli ışıklar yanar ve yüzeyin üstüne çıkan İzleyiciler ortaya çıkar. Bu yaratıklar, insanları gözlemleyip, sığınağa zamanında ulaşamayanları korkunç şekilde cezalandırırlar.
“Edip Cansever ile ilginç bir anıları vardır.
Edip sık sık gelip giderdi evimize. Çok güzel yemek yapardı.

Can Yücel’in eşi Güler Yücel Tuhaf Dergi’nin Ağustos sayısında usta şairin Edip Cansever ile yaşadığı bir anıyı anlattı. Türk edebiyatının en önemli şairlerinden Can Yücel’in bir diğer önemli şair Edip Cansever ile yaşadığı küslüğü kendisinin bitirdiğini söyleyen Güler Yücel, eşi Can Yücel ile Edip Cansever’in çok yakın bir dostluğu olduğunu söyledi.

‘EDİP CANSEVER CAN YÜCEL’İ EVDEN KOVDU’
Edip Cansever’in evlerine sık sık geldiğini anlatan Güler Yücel, şöyle dedi:

“Edip Cansever ile ilginç bir anıları vardır. Edip sık sık gelip giderdi evimize. Çok güzel yemek yapardı. Bir gün Can vapuru kaçırınca Bebek’te Edip’in evinde kalmış. Edip de o dönem Yerçekimli Karanfil ile uğraşıyor. İlk kopyayı gösterince Can, “Burası fazla, şurayı at,” diye diye bütün kitabın üzerini çizmiş. Edip kızıp Can’ı evden kovmuş. Bir süre de bize uğramadı. Günlerden bir gün Beyoğlu’nda bir yerde rastlaştık. Masaya çağırınca, “Ben o herifin yanına oturmam,” dedi. Ben de, “Sen kimseye kızamazsın, senin soyadın Cansever,” deyince güldü, barıştılar. Can bir Nâzım ölünce sabaha kadar ağladı, bir de Edip ölünce…”