KATLANMAK VE VAR OLUŞSAL SANCISI
Katlanmanın ruhunu daraltan, canını dişlerirmişçesine acıtan şey olduğunu fark ettiğimde, pençelerinde can çekişiyordu özgürlüğüm. Gençliğim, bir harabe içerisinde altın, umutlar arayan bir grup ümit avcısından başka bir şey değildi artık. Saçlarım uzun, uçları güçsüz, gözlerim açık, altları yorgun, ayaklarım güçlü, sırtımda ağrılı bir sancı; sahi, nereye düştü yolum?
Ah, şu var olmanın, hiç tam olamamasıyla bağlantılı eksik, cılız, güçsüz yorgunluğu. Adına sancılı şiirler yazmalı şairler, dünya yeniden doğurmalı seni Tanrı’nın karşısında. Ve bu kez ümide dönüşmemeli artık, sahillik akmalı endamından, püskülsüz ve nazlı gerçeklik boynundan öpmeli seni siyah gecenin koynunda. Ay ışığında, dudakların dudaklarında…
Artık seni göstermek için yazmamalı yazarlar, şairler, sevdalılar, kendilerinden kaçmaya çalıştıkları yazılarında. Seni sana yakınlaştırmak ve senden içeri yola çıkmak için yazmalı akşamüstü kendine gidiş vapurlarında.
Ve saklamalı yıldızla mühürlenen gecenin, toprak kokulu kâğıtların satırlarında. işte bu satırlar, var olmanın sancısını bize kelimelerle resmediyor. Pekâlâ, nedir katlanmak ve var oluşun sancısı? Bizi nereye götürür bu derinlemesine sanrılı arayış? Elbette, "Görünür olmanın gerçekliğine ve en çok da ben olabilme cesaretinin hissettirdiği güven duygusuna." Hayatlarımızın bir bölümünü çocukluk, ergenlik ve erken yetişkinlik dönemlerini, ben olabilmenin keşfi cesareti ve var oluşun kaygılı, korkulu sancısı arasında geçiririz.
Bu tıpkı yaratma evresinde olan bir ressamın çizgilere, renklere ve kâğıda dokunurken duyduğu duyguya, bir yazarın cümleleri yan yana getirirken yazıya ve hikâyeye dalabilme cesaretine benzer. Bir heykeltıraşın mermeri dengeli kuvvetle kazırken, kendi zihnini de yontmasına benzer. Hatta bir annenin doğum evresine yaşadığı sevinç, korku ve yaratma hazzının getirdiği sükûnete benzer, var oluşun ve anlam arayışının sancısı.
Ne zaman ki doğum için cesaretle kendimizi yaratmaya adarız, işte o zaman katlanılmaz sancılar dahi bize yol gösteren birer ipucuna dönüşür. Yaşayabildiğini, ben olarak fark ettiğin zamanlar ilhama gebe kalır ve sen artık bir yolcusundur. Bir çanta ve ceketle yola çıkan, merakı ve endişesinden keyif alan bir yolcusundur kendine giden akşam trenlerinde. Ne vagonun önemi vardır artık ne de yolun; sadece yolculuğun hazzını keşfeden bir yolcusundur.
Ömer Faruk İnce